Büyük Kartal Fatih Sultan Mehmed Han

İstanbul’u feth ederek Peygamber Efendimizin (s.a.v.) övgüsüne mazhar olan, bin yüz yıllık Bizans İmparatorluğunu tarih sahnesinden silen, Doğu’ya ve Batı’ya yaptığı yirmi beş büyük seferle dost düşman herkesin takdirini kazanan ve  Osmanlı mülküne 18 yeni ülke katan,Fatih Sultan Mehmed Han; kişiliğini ve hayatını fetih eksenine sıkıştırarak gençlerimize hakkıyla anlatamadığımız en önemli kahramanlarımızdan biridir. Fatih’in, geleneksel tarih anlatımımız içinde; askeri ve politik dehasının gölgesinde kalan diğer hasletleri günümüz şartlarının dağdağası içinde kendilerine rol model arayan gençlerimiz için birer elmas değerindedir…

DİL ÖĞRENMEYİ SEVERDİ

Öyle ki bu büyük Hakan ciddi manada azim ve irade sahibi olan temkinli ilerleyerek verdiği kararları mutlak suretle tatbik eden bir kişiliğe sahipti. Devlet idaresinde gevşekliğe sebep olan aksaklıklara tahammül göstermediği gibi devlet meselelerinde hissiyatını gizlemeyi bilmişti. İç politikada yapacağı hamlelerden dış siyasette izleyeceği askeri harekâtlalara kadar “kripto” diye tabir edebileceğimiz sırları sadece muhatapları ile paylaşarak her seferinde düşmanlarını şaşırtmasını bilmişti. Genç yaşına rağmen itidal ve soğukkanlılığı elden bırakmamış siyasi ve askeri kriz anlarında tüm ipleri eline alarak sorumluluktan kaçmamıştı. Sıkı bir devlet adamı olmasının yanında gerçek bir münevverdi. Arapça, Farsça, İtalyanca ve Rumca biliyordu. Biliyordu dediğim anadili gibi konuşuyordu. Yoksa günlük hayatta kullanabildiği diller çok daha fazlaydı. Anadili gibi biliyordu dediğim ise Rumca üzerinden örnek verecek olursam; eski Yunan kaynaklarını inceleyecek kadar bu dile hâkimdi. Bilmediği dillerin kaynaklarını sürekli tercüme ettirerek güncel meseleleri takip ederdi.

HARİTACILIK TUTKUNUYDU

Tüm büyük hakanlar gibi coğrafyaya, özellikle topografya ve haritacılığa vurgundu. Akdeniz, Karadeniz, Adriyatik ve komşu bölgeleri en küçük girintisine çıkıntısına kadar ezbere bilirdi. Kadim Asya hakanları gibi bölge haritalarını sürekli güncelleştirirdi. Filozof İvrokios ile Batlamyos haritası üzerine aylarca mütalaa etmişti. Toynaklarından şimşekler çıkaran fetih atlılarına karşı Batılıların ilk öngörüleri de haksız sayılmazdı; “en tehlikeli Türk, haritaya bakan Türk”tü!

ÖZEL KİTAP KOLEKSİYONU VARDI

Tam bir astronomi müptelasıydı. Ali Kuşçu ve Molla Cami’yi bizzat İstanbul’a davet etmişti. Trabzon Rum İmparatoru David’in mahiyetinde bulunan ve sadrazam Mahmud Paşa’nın da akrabası olan filozof Yorgi Ameruk’u kendisine müsahip yapmış birçok hususu kendisiyle istişare etmişti. Meşhur ressam Bellili’de İstanbul’a çağrılmış ve Fatih’in bir portresini yapmasına izin verilmişti.

Sadece bu isimlerde değil. İsmini burada zikredemediğimiz ve çağdaşı olan birçok bilgine çağrı göndererek sarayında toplamaya çalışmıştı. Düşmanı da olsa İslam’ın koyduğu “oku” emrini yerine getirerek Bizans’a ait olan kitapların bile koleksiyonunu yapmıştı.

CİDDİ BİR TARİH OKUYUCUSUYDU

Tarih bilimini bir hobi olarak değil, strateji ve gereklilik olarak okuyordu. Bu konuda müthiş bir derinliğe sahipti. Mesela Büyük İskender’in biyografisi Anabasis’in kopyası kütüphanesindeydi. Ve tabii Homeros’un İlyada’sı.Hatta İlyada’dan o kadar etkilenmişti ki Truva’ya ziyarete gitti, kalıntılarını gezdi. Akhileus’un ve Hektor’un mezarları hakkında bilgi aldı. Kahramanlıklarını saygıyla andı. Truva’nın konumunu, denizle karayla ilişkisinin askerî yararını inceledi. Çanakkale Boğazı’nın her bir köşesini en ince detayına kadar süzdü. Çanakkale Savaşlarında Boğaz Komutanlığı olarak kullanılan kaleyi ta 1462’de o yaptırdı. Daha geniş yazacak olursak; bizim Çimenlik Kalesi diye bildiğimiz ve asıl ismi Sultanın Kalesi, daha doğrusu Kale-i Sultaniye olan yapıyı Çanakkale Savaşlarından 453 sene önce yaptırdı. Bir de bu kalenin tam karşısında, Avrupa kıtası tarafında bulunan Kilitbahir Kalesi var. Bu kaleyi de aynı bakış açısıyla o inşa ettirdi. Sadece çağ açıp çağ kapatmıyordu, çağlar ötesini de görüyordu.

BALIKÇI, BAÇIVAN KUYUMCU VE ŞAİRDİ

Elbette insandı. Onunda sevdiği, hoşlandığı şeyler vardı. Örneğin balıkçılığı çok severdi. Sana basit bir ayrıntı gibi gelebilir, bir düşün istersen. 500 yıldır onlarca değişim, sosyal ve siyasi dönüşüm yaşadık, sen, elinde oltayla balık tutan Türk devlet başkanı duydun mu hiç? Birde kendinden geçercesine severek yaptığı bir iş daha vardı.O da bahçıvanlıktı.Seferler arasında bizzat sarayının bahçesinde ki bitkilerle meşgul olurdu. Kılıçlar, silahlar ve savaş takımları için özel tasarımlar yapardı. Sadece bunlarda  değil tabii, canı çok sıkılınca şiir yazardı. Hem de öyle böyle değil. Sadece asker değil, kültür adamıydı yani. Olaylara sanatsal bakabildiği için sanatçının kıymetini de biliyordu. Hayatı ense kökünden yakalayarak dolu dolu yaşıyordu ama hedeflerinden kesinlikle sapma göstermiyordu…

BATI ONA “BÜYÜK KARTAL” DİYORDU

Şunu unutmamak gerekir ki son seferi Oğuz’un Kızılelması’ydı! 26 Nisan 1481 günü Vatikan seferine çıkmak üzere Üsküdar’a geçmişti. Müzmin hastalığı olan nikris azınca burada üç gün dinlenmek zorunda kaldı. Daha sonra Gebze’ye kadar bir at arabası içinde ilerledi, sonradan Sultan Çayırı denen mevkide sancıları iyice arttı ve yoğun bir şekilde tedavisine başlandı. Ne var ki, vücudu bir türlü ilaçlara cevap vermiyordu. Tüm müdahalelere rağmen 3 Mayıs Perşembe günü saat 16.00 sularında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Yıllarca onun pençeleri arasında kıvranan Venedik elçisi bu büyük devlet adamının vefatını ülkesine haber verirken “ büyük kartal öldü” diye duyurdu…

Yıllar sonra Alman tarihçi Franz Babinger, bu ölümün normal olmadığı üzerinde ısrarla durarak Fatih’in zehirlenme ihtimalini araştırdı. Bu konuda uzun yıllar Venedik arşivlerinde çalıştı. Sıra dışı tezini iğneyle kuyu kazarak bulduğu belgelerle destekledi. Venedik istihbaratının Osmanlı sarayına sızdırdığı ajanla yaptığı anlaşma metinlerini ele geçirdi. Çalışmasının bamtelinde karşısına çıkan isim tüyler ürperticiydi; Hekimbaşı Jakop! Yani; Fatih’in doktorlar heyetinin başında bulunan Yakup Paşa! Aynen bu bilgiler gibi maalesef çocuklarımıza okutulan tarih kitaplarında yer almaz ama cenaze merasimi kadim Oğuz töresinin geleneklerine göre yapıldı. Milli matem olduğu için atların kuyrukları kesildi. Nalları ters çakıldı. Gözlerine tuz atıldı. Neden böyle yapıldı diye merak edebilirsin; büyük bir fatih ve devrin en büyük askeri ölmüştü, bundan dolayı önce atlar ağladı!

YORUM EKLE

banner2

banner1

banner7