SEÇİMLERDE EĞİTİME VE BİLİME ÖNEM VERMEYENLERE NİYE OY VERMEMELİYİZ?GÜVEN EROZYONU VE MEB İN İFLASIHAYIRLISI OLSUN MEB KILAVUZU EKSİK YAYINLAYINCASAĞLIKTA ŞİDDET YASASI ÇIKSIN !SAĞLIK ÇALIŞANLARININ İŞ GÜVENLİĞİ SAĞLANMALIEĞİTİMDE 2002 DEN DAHA İYİ DURUMDAYMIŞIZ !İMAM HATİP OKULLARINDA HER ŞEY YOLUNDA GİDİYOR DESEK NE KAYBIMIZ OLUR?YETKİLİ Mİ ?SOSYAL AJANLAR, MUHBİRLERGEÇİCİ OLARAK GÖREVLENDİRİLENLERİN YÖNETİCİLİĞİ DÜŞMEMELİDİRGENEL BAŞKAN: “ÖĞRETMENLERİMİZE YAPILANLARI ŞİDDETLE LANETLİYORUM.”MEB SINAVLA ÖĞRENCİ ALACAK LİSE VE KONTENJANLARI AÇIKLADI “BİZİM İNANCIMIZDA KUL HAKKI ÇOK ÖNEMLİDİR ANCAK BAZILARI KENDİLERİNİ İMTİYAZLI MÜSLÜMAN OLARAK GÖRÜYOR.”ACIBADEM- ACIPAYAM’ DA BİR MÜDÜR

TÜRK EĞİTİM-SEN BAYRAK ŞAİRİ A.NİHAT ASYA YI ANIYOR ...

04-01-2018 11:58 - SENDİKA

05 Ocak 2018 Cuma günü, Bayrak Şairi A.N.ASYA yı doğduğu köy olan Çatalcanın İnceğiz Köyündeki anıtın önünden başlayan etkinliklerle anacağız. Çatalca Belediye Başkanlığı ile  beraber organize edilen etkinliklerin bu yıl 13.sü gerçekleştirilecek.


Enver DEMİR
Türk Eğitim-Sen
İstanbul 9 Nolu
Şube başkanı

ANMA PROGRAMI;

11.00 / 11.3-

Anıta çelenk sunma

Saygı duruşu ve İstiklal Marşı
Protokol Konuşmalar
 

 HOCALARIN ARİF’İ,

ASYA’NIN NİHAT’I

-Aydil Erol-
(İnceğiz-Çatalca-Istanbul 7.2.1904-Ankara 5. 1.1975)

Yağmur suyu gibi arı, pınar suyu gibi duru; bahar güneşi misali okşayan, yaz rüzgârı misali ferahlatan bir üslûp mu dediniz?
Tomurcuk güllere benzeyen; iç açan, okşayan, sevgiyle kuşatan bir ifade midir aradığınız?
İlk sevgiye benzeyen; zevkine doyulmayan, okudukça okunan, sevdikçe sevilen, çiçekler gibi renkli bir dil midir iste-diğiniz?
Gökçek Türkçe’nin görkemli örneklerini mi arıyorsunuz? Öyleyse buyurunuz Asya’nın Arifinin yazdıklarına.
Zaman zaman Türkçe’nin yetersizliğinden dem vuran densizlere aldırmayınız... Ben dilsiz kalacak adam mıyım:

Ben ki, ateşle konuşurdum, selle konuşurdum,
İtil’le, Tuna’yla, Nil’le konuşurdum.
“Sangaryos”u “Sakarya” yapan,
“İkonyom”u Konya” yapan
Dille konuşurdum.
* * *
Bir zamanlar adım başında kaynak suyundan geçilmeyen İstanbul’da içme suyu tarihe mi karıştı?.. Üzülmeyiniz, Hoca-mızın bir suyu var sizleri davet ediyor:
Serinliği içenlere,
Hafifliği uçanlara,
Ağırlığı değirmenlere
Kaldı bu suyun.

Onu söyleyenin dilini koparmak gerek... Kim demiş o uğursuz sözü, kim etmiş o yaban lâfı?

Şehitler tepesi boş değil,
Biri var, bekliyor..
Ve bir göğüs nefes almak için
Rüzgâr bekliyor.

Bitmedi; dahası var:

Yattığı toprak belli,
Tuttuğu bayrak belli...
Kim demiş Meçhul Asker diye?
* * *
Dün, “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” denirdi, ama bu hayat pahalılığında, bu “çağ atlayan” fiyatlar, bu çıl-dırtan etiketlerin olduğu günümüzde o hatır kaç yıla çıktı bi-linmez... Konuklara kahve pişirilirken evin anası o gül gibi kızına şöyle diyebilir:
Dinlemeye gelmişler
Her günkü masalları
Kız, kahveyi az koy da
Ferah çıksın falları!
Şimdilerde söylenen sözü kullanmaya, yapılan benzetmeyi tekrarlamaya terbiyemiz de elvermiyor, bu sayfaların nezaheti de… Bir aktrisin yürüyüşünü o şöyle nitelendirecektir:

Artık o 8’ler çizen yürüyüşleri yok!

“Çiniler, boyası göz nûru, fırçası kirpik” diyen Hoca, söz Süleymaniye’ye gelince onu Erciyes’e, Erciyes’i de Süleymani-ye’ye benzetir. Bu, şair muhayyilesi midir, mimarî bir incelik midir?.. Cevabını erbabı versin:
Dağ parçası kubbeler...Ufaktan, iriden;
Gel, haşmeti gör yandan, ilerden, geriden;
Bir mucize devrinde Sinan, Erciyes’i,
İstanbul’a dikmiş, getirip Kayseri’den!(1)

Bu kadarla kalmaz:

Doğduğunu söylüyorlar dehadan:
Böyle bir esere deha da yetmez!
Görmeyenin onu düşünmesine
Hayal de az gelir, rüya da yetmez.
der ve Ser-mîmârân-ı cihan Koca Sinan’ın “ustalık eserim” dediği Selimiye için de şunları söyler:

Ne bilsin Selimler, ne bilsin Sinan
Ki avlun bu kadar küçülecekti…
Ey ilâhî kubbe; sana avlu, bir
Kıta gerekti!
* * *
Bir “çevrecilik” sözüdür gidiyor; anlayan da konuşuyor, anlamayan da...Bilen de söz ediyor, bilmeyen de... Bir lâf moda olmayagörsün. Oysa, Hocamız 34 yıl önce (1966) şunları söy-lemişti:
-Ne olurdu, liman suları emniyetli oldukları kadar temiz de olsalardı!(2)
“Çağımız uzmanlık çağıdır; günümüz ihtisas günüdür”, öyle mi:
-İhtisas, küçük zekâları da işe yarar hâle getirdi... Asrın yeniliği bundan ibarettir.(3)
Kimisi ekmek parası için yırtınır, didinir; kimisi de ayağına gelen kısmeti teper. Böyle yapan birine sordular ve şu cevabı aldılar:
-Kucağıma düşen kısmeti kenara atmayı denizden öğ-rendim.(4)
“Kim geçer; kim berabere kalır?” sorusuna yarışçılardan birinin verdiği cevap şöyle oldu:
-Yokuşta ben onu geçerim; inişte o beni geçer; düzde be-rabere kalırız.(5)
Biri genç, ötekisi yaşlı iki kişi konuşuyordu.
-Ne arıyorsun ihtiyar?
-Ümidimi arıyorum!
-Ya sen, garip delikanlı?
Gencin bu soruya verdiği cevap gönül burkucu oldu:
-Ben, kendimi arıyorum!(6)
* * *
Ara sıra öfkelense de, bazı bazı kızsa da, sanatkâr ruhu, şair kalbi, hoca gönlüdür bu: Kalbi bir gül yaprağı gibidir; öylesine narin, öylesine yufka! “Öfkesi de şefkati kadar içten gelir”, “Ancak, ayakla elle değil, dille söyler”, öfkesi olaylara gürlediğinde ”Yumruk ağırlığında beş on cümle söyler”. Onun diyarında köşe bucak, sevgi doludur kucak kucak. “Alınların çizgileri suyla yıkanır, bulutla silinir”.
* * *
“Memleketin bir parçasını verirsek millî gelirimiz şu kadar artar “ diyebilen millî haysiyet ve millî şeref yoksulları söz ko-nusu olduğunda, yüzyılların ötesinden Mete Han kükrüyor sanılır. Şu sözleri, o densizlerin ve o cibilliyetsizlerin suratında kırbaç gibi şaklar:
On savaş değer ey yurt bir karışın!(7)
Hocamız siyasî sınırlardan son derece rahatsızdır; ister is-temez hayıflanır:

Ağlayın, parmakları nur
Sularından kınalı kızlarım,
Ağlasın Meraga göklerinden
Meraga’ya bakıp yıldızlarım!

Yollara Kürşadlar uzanmış, ölü...
Ağlasın Akülke, ağlasın Sütgölü!
Yiğitlerim uyur gurbet ellerde...
Kimi Semerkant’ta bekler beni,
Kimi Caber’de...

Caber yok, Tiyanşan yok, Aral yok...
Ben nasıl varım?
Ağla, ey Tanrı dağlarından
İndirilmiş Tanrım!

Şu yakın suların
Kolu neden bükülmez?
Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
Benden doğar, bana dökülmez?

Onun yanında bir ana, balasına şöyle dua ediyordu:

“Ellerine güller yakışan çocuk”
“Dudaklarına müjdeler yakışan çocuk”
“Sevgisi gönülden taşan çocuk”
Bulunduğun yerden “Bulutlar, güller; geceler, yıldızlar serperek geçsin’
* * *
Mozaikçiler, medyacılar-mandacılar ve daha bilmem neci-ler sizi çağ dışı olmakla mı suçladılar:

Ey yolcu diyenler sana “Dünsün, gerisin!”
Hıncıyla köpürsün, hasedinden erisin!
Köksüzlerin aldırma çürük lâflarına;
Sen yepyenisin, dopdolusun, dipdirisin!
* * *
Hoca,” Küçük görme, hor görme delikanlım kendini” der ve devam eder
Dersin: “Kişinin tâkati neymiş, gücü ne?”
Bir dev gibi davran işlerin en gücüne!
“İnsan” dediğin, insan olur gerçekten,
Sahipse eğer kendini aşmak gücüne!
* * *
Öksüzleri korumak ve kollamak; zalimler ve alçaklar söz konusu olduğunda ise şöyle diyecektir:

Dil olsa da ağzımızda, sövmek yoktur!
El varsa da emrimizde, dövmek yoktur!
Öksüzleri sevmek, okşamak var bizde,
Zalimleri, alçakları övmek yoktur!
* * *
Bu yalancı dünya böyledir: Kimi yer, kimi bakar... Kimisi hakkını alamaz; kimisi de hakkı olmayanı kapar... Çakalların payı aslanlara, aslanların hakkı da çakallara düştüyse şöyle haykırabiliriz:

Kalk yiğidim, yine dağ başını duman aldı…
Parçalandı bir kıtanın toprakları,
Aslan payını aslan olmayan aldı...
* * *
“Kitaplarda adlarımız
Okunmayacaksa bir gün yan yana “
demeyiniz... Bakarsınız “Bir dua sabahı, bir murad günü” o “sevgili çocuk” müjdelerle gelebilir... Gözlerimizin nûru, gö-nüllerimizin sürûrü, geleceğimizin bekçisi, soyumuzun sürdü-rücüsü balalarımız onun gözünde son derece değerli, son de-rece güzeldir. Nazarında Türk kızları öylesine yüce, öylesine değerlidir ki “Mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü”nü, “Şehidimin son örtüsü”nü onlara gelinlik yapıverir...
* * *
Ankara nere, Kars nere...Hocaların Arifi bu... Başkentten, bu serhat şehrimizde darda kalan Yüksel Turhal’ın imdadına da yetişir. Öğrencilerden biri derste sorar:
“Hocam niçin yaşıyorsunuz?..”
Turhal, kısa bir süre düşünür ve: Bu soruya der, Arif Nihat Hocamızın bir dörtlüğüyle cevap vereyim:(9)
Unuttum kimlere dost olduğumu,
Şaşırdım kimlere tapacağımı;
Yaşamak bir vazife olmasaydı
Ben bilirdim yapacağımı!(10)
* * *
Hoca tok gözlü olduğu gibi, tok sözlüdür de... Şu samimî itirafı hangi babayiğit yapabilir:
Ömrümde tezat, alay alay Allah’ım!
Fâniliği zannetme kolay, Allah’ım!
Saymakla tükenmez suçu... Arif kulunun
Tefritini ifratına say, Allah’ım!
Hıyanetler diz boyu, alçaklıklar dizi dizi olmuşsa ve mel’unluklardan geçilmiyorsa,”Kanla irfanla kurduğumuz Cumhuriyete” itler köpekler dil uzatmak cüretinde bulunu-yorsa Hoca’yla beraber haykırabiliriz:
Çevrende hıyanetleri yıksan, yeniden!
Mel’unları topraklara tıksan, yeniden!
Ey en büyük insandan alan ilk adını,
Bir bayrak olup Samsun’a çıksan, yeniden!(11)
Uzun söze ne gerek.. Asya’nın Nihat’ını Arif olan anlar...
“Mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü”ne, “Kız kardeşimin gelinliği”ne, “Şehidimin son örtüsü”ne de şöyle seslenir:
Târihim, şerefim, şiirim, her şeyim;
Yer yüzünde yer beğen,

Nereye dikilmek istersen
Söyle, seni oraya dikeyim!
(BAMTELİ, 2000)

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, güneş gözlüğü, gözlük ve yakın çekim

HABERİ PAYLAŞMAK İSTER MİSİN?

BU HABERE YORUM YAPMAK İSTERMİSİNİZ ?

:

:

YORUMUMU ONAYLA





Yazarlar

En Çok Okunanlar
Anket

ÖĞRETMENLERİN PERFORMANS DEĞERLENDİRİLMESİ HAKKINDAKİ DÜŞÜNCENİZ NEDİR ?


KATILIYORUM
DOĞRU BULMUYORUM
FİKRİM YOK

2011 Kamudan.com Tasarım ve Yazılım KARİP NETWORK
Çalışan Sitesi - Yeni Projeler