DİNÇER'den Yeni Yine Açıklamalar

Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer'in TGRT' den Batuhan Yaşar'a Verdiği Röportaj

DİNÇER'den Yeni Yine Açıklamalar
Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in TGRT’ den Batuhan Yaşar’a Verdiği Röportaj
 
 
Atamalar konusunda bir planlama yapacak mısınız?
 
Sunucu Batuhan Yaşar :Efendim, ben aslında sizi ta Başbakanlık Müsteşarlığı döneminizden tanıyorum ve şöyle bir özelliğinizin olduğunu biliyorum. Bir kere çok ciddi bir planlama yaparsınız, ne yapacağınızı görürsünüz, öngörülerinizi ortaya koyarsınız, bunu şunun için sormak istiyorum: Her sene işte bu atanamayan öğretmenler, bu konular, kaç kişi atanacak, hangi branşlardan atanacak, nasıl olacak, hani bundan sonraki yıllar için de böyle bir planlama yapıldı mı, hani her sene işte atıyorum 10 bin, 20 bin, 30 bin, 50 bin, bilmiyorum hani afaki olarak söylüyorum, böyle bir planlama yapacak mısınız? Bir de bu manada efendim 70 bin sizin kadronuzda bulunan öğretmeni ve bu öğretmenler sanırım şu anda başka bakanlıkların kadrosunda, onları geri çağırdığınız, bu bağlamda onu da hatırlatarak bu soruyu sormak istiyorum.
 
Bakan Ömer Dinçer : Şimdi tabi orada 70 bin kavramına belki bir açıklık getirmek lazım zannediyorum. Orada bahsettiğimiz 70 bin öğretmenin tamamı başka bakanlıklarda çalışmıyor, böyle bir imaj bırakılmışsa belki onu tekrar açıklamakta bence yarar var.
 
“70 bin öğretmenimiz kendi kadrosunun bulunduğu yerde görev yapmıyor “
 
Bu, şu anlama geliyor: Evet, pek çok öğretmenimiz başka bakanlıklarda, meclislerde, il özel idarelerinde, Milli Eğitim Bakanlığı idari kadrolarında görevlendirme suretiyle çalışıyorlar, ama aynı zamanda yine bu rakamın içerisinde öğretmen olduğu halde A okulunda öğretmen olarak görevlendirilmiş olduğu halde B okulunda veya başka bir ilin herhangi bir okulunda görevlendirilmiş öğretmenler de var. Dolayısıyla kendi görevlendirildiği kadroda çalışmıyor lafının belki altını çizmek lazım.
 
Şimdi bu açıdan bakıldığında hakikaten bizim öğretmenlik mesleğine çok daha ayrıntılı ve çok daha analitik bir gözle bakmamız gerekiyor. Şu anda biz 662 bin öğretmen istihdam ediyoruz kadrolu öğretmenimiz var. AK Parti hükümetleri olarak bugüne kadar aşağı yukarı 320 civarında öğretmen aldık, şimdi 17 bin daha öğretmen alacağız. Tüm Cumhuriyet tarihi boyunca 2002 sonuna geldiğimizde var olan öğretmen sayımız bizim 554 bin idi, 300 bin üzerine biz ilave ettik aldık, emekli olanlar oldu, meslek değiştirenler oldu ve bugün 662 bin kadrolu öğretmenimiz var. Ayrıca 55 bin civarında da sözleşmeli öğretmenimiz var. Ücretli öğretmenlerimizin yerine şayet kadrolu öğretmen alırsak, bugün Milli Eğitim Bakanlığı içerisinde sistemde herhangi bir boşluk meydana gelmeyecek ve biz derslerimizi daha etkin bir şekilde işleyebileceğiz. Ama bir de hedeflerimiz var bizim, diyelim ki okul öncesinde okullaşma oranlarını yüzde 100’e çıkarmak istiyoruz, yine ilköğretimde yüzde 100 olmak istiyoruz ve nihayetinde ortaöğretimde yüzde 90’a çıkmak istiyoruz. Bu hedeflerimizi gerçekleştirdiğimiz takdirde yine bugünkü rakamlarla, bunlar sıklıkla değişebilir, aşağı yukarı 126 bin civarında öğretmene ihtiyacımız bulunuyor.
 
 
 
“Şu anda 55 bin öğretmene ihtiyacımız var “
 
126 bin civarında öğretmene ihtiyacımız olacak. Ama bugün piyasada öğretmen olma fırsatı arayan gencimizin sayısı 262 bin. Yani bir şekilde 264 bin üniversiteyi bitirmiş ve öğretmen olabilecek durumda olan gencimiz bulunuyor. Yani bir şekliyle baktığımızda neredeyse bizim ihtiyaç duyduğumuz kadro miktarı onların yarısı kadar.
 
.
 
Başka bir husus daha var, o da her yıl eğitim fakültelerinden 40 binden fazla gencimizin öğretmen olmak üzere mezun olmalarıdır. Eğer siz bunlara fen fakültelerini, edebiyat fakültelerini ve diğer fakülteleri pedagojik eğitim alarak, pedagojik formasyon kazanarak öğretmen alabilecekleri ihtimalini hesap ederseniz bu sayı 70 bin civarına çıkıyor. Bu açıdan bakıldığında bizim kesinlikle bundan sonraki yıllar için, önümüzdeki 1 yıl, 5 yıl, 10 yıl için hangi alanda ne kadar öğretmene ihtiyaç duyduğumuzun planlamasını yapmak zorundayız. Doğrusu biz bununla ilgili hazırlıklarımızı yapıyoruz, nitekim bakanlığımızın bünyesinde bununla alakalı çalışacak bir yönetim birimi de oluşturduk öğretmen kaynaklarının planlanmasıyla alakalı. Bu soruna biz daha sistematik ve köklü bir çözüm bulacağız.
 
Sunucu Batuhan Yaşar : Yani ondan sonra da her sene ne kadar öğretmen alınacağı herhalde açık olarak hepimizin bilgisi dahilinde olacak. Ama bu atanamayan öğretmenler her gün birçok mail geldiği için, hani bunun kısa sürede, çok kısa sürede Türkiye’nin gündeminden veya eğitim camiasının gündeminden çıkacağını söyleyemeyiz. Çünkü birçok eğitim fakültesi var, ben ne kadar yılda öğrenci mezun oluyor onu bilmiyorum ama şu an. Bu mezun olan öğretmenler sürekli atanmak için taleplerini herhalde Milli Eğitim Bakanlığı’na yapmaya devam edecekler gibi görünüyor.
 
Bakan Ömer Dinçer : Ama belki başka bir şeyi sorgulamamız gerekir. Böyle bir sorunun gündemde olması çok doğru mu diye sorgulamamız gerekir. Bunu özellikle gençlerimizin perspektifinden bakarak ben söylüyorum. Bazen bu kadar çok analitik düşünmemiz, Türkiye’nin fotoğrafını çok daha ayrıntılı bir şekilde ortaya koymamız, bu öğretmen adaylarımızı üzüyor gördüğüm kadarıyla. Yahut da zaman zaman benim yanlış anlaşıldığım gibi bir durum da ortaya çıkıyor.
 
 
 
“Kesinlikle şunu ifade etmek istiyorum: Hiçbir surette, hiçbir gencimizi incitmek niyetinde değilim, yine hiçbir öğretmenimize haksız bir söz söylemek gibi bir karaktere de asla sahip değilim. Ama biraz açık sözlü olmamın da verdiği bir etkiyle şunu belki altını çizerek söylemek gerekiyor: Gençlerimizin hayalleri üzerinden popülizm yapmak da aynı şekilde mahsurlu sonuçlar doğurabilecek bir yaklaşım tarzı diye bakıyorum mesele.“
 
Karşınızda bir genç kitle var, onlar öğretmen olmayı hayal ediyorlar, onlara iki tür davranmanız mümkün. Bir; hiç merak etmeyin, biz öğretmenleri alacağız, bütün kadrolarımızı en kısa zamanda dolduracağız deyip ve siz sürekli sorunu zamana yayarak var olan bir problemi görmezlikten gelebilirsiniz, bu bir yaklaşım tarzıdır. Yönetim biliminde özellikle davranış bilimleri içerisinde çatışma çözümü veya kriz çözümü dersleriyle alakalı konulara baktığınız zaman iki tür yaklaşımdan bahsedilir. Bir; sorunu görmezden gelirsiniz, açığa çıkıp bir krize dönüşene kadar inkar edersiniz. İki; sorunu hissettiğiniz andan itibaren kabul eder, onun çözümü için tedbir almaya uğraşırsınız. Ben belki üniversite hocası olmam sebebiyle de şimdiye kadar ki yaptığım eğitimin de etkisiyle daha idealist davranıyorum. Karşımda gördüğüm sorunu analiz etmeye, teşhis etmeye, onun üzerinden çözümler için bazen kendim fikir söylemeye, bazen de kamuoyuna bırakmaya çalışıyorum.
 
Öyleyse gençlerimize şunu söylemeliyiz: Fotoğraf bu. Benim imkanım olsa, kaynaklarım olsa ne kadar dışarıda gencimiz varsa hepsini kadroma almaya, onları kucaklamaya ve onlara öğretmen olarak kadro vermeye hazırım. Ama ülkenin gerçeklerine, ihtiyaçlarına, efendim yapmak istediğiniz amaçlarınıza baktığınızda normalde bu fotoğraf bizim herkesin kendi hayalini gerçekleştireceği imkanını vermiyor. Bu açıdan öyleyse sorunu açıklıkla konuşmakta bence yarar var. Ben kendimce Bakan olarak tedbirler almaya gayret ediyor ve çocuklarımıza bunu söylüyorum. Ama daha önemli bir şey hatırlatmak istiyorum, aslında üniversite eğitimi iş bulmak için ve istihdam için yapılan bir eğitim olmaktan çıkmalı. Daha da önemlisi devlette istihdam edilmek amacıyla üniversite eğitimi almaktan vazgeçmeliyiz. Tüm dünyanın gidişatını okuyamamak demektir bu çünkü. 
 
 
 
“Dünyada ki değişime ayak uydurmamız gerekiyor“
 
Dünya başka bir alana gitti, bugün gelişmiş ülkelerin pek çoğunda toplam nüfusun yüzde 50’sinin, yüzde 60’ının üniversite mezunu olması gibi bir hedefi var. Niçin böyle bir hedef koyuyorlar? Halbuki o ülkelerin birçoğunda bugün ciddi anlamda işsizlik söz konusu olmaya başladı. Ama buna rağmen eğitimi artırmaya, herkesi üniversite mezunu kılmaya çalışıyorlar. Çünkü eğitiminizin zemini ne kadar yukarıda olursa, onun üzerine inşa edeceğiniz güç o kadar fazla olacak. Bu açıdan bakıldığında, eğitim fakültelerinden, işletme fakültelerinden, maliyeden, çalışma ekonomisinden ve benzeri birimlerden mezun olanlar kendi kabiliyetlerini, kendi girişim güçlerini de ortaya koyacak başka yöntemler üzerinde de uğraşmalılar. Değilse, sürekli olarak öğretmen olma hayali kurup, bir gün artık başka bir alana geçme fırsatını da kaçıracakları bir yapı içerisinde olmak sosyolojik olarak doğru değil, sosyo psikolojik olarak doğru değil. Şimdi şunu söylemek lazım: Bakın tüm dünyada özellikle bilişim ve iletişim teknolojilerinin değişmesiyle birlikte ve üretim teknolojilerinde ortaya çıkan farklılaşmalarla beraber pek çok insanın üniversiteden mezun olduktan emekli olana kadar ki çalışma hayatı süresi içerisinde yaklaşık 10 kez iş değiştirebildiği ve yine bu süre içerisinde de 3 veya 4 kez de meslek değiştirmek zorunda kaldığı bir dünyada yaşıyoruz. Dünya böyle bir dünya iken, sadece eğitim fakültesinden mezun olunca öğretmen olmak ve hayatında hiçbir değişiklik yapmadan 40 yıl boyunca öğretmenlik yapıp mezun olmak gibi bir statik ve tek düze bir yapı aslında dünyadaki meydana gelen değişmelere cevap verememek anlamına geliyor. Bu yüzdendir ki, biz de kendi içimizde çabalıyoruz.
 
 
 
“Öğretmenlerimize her 3-5 yıllık süre içerisinde belirli bir kademe atlayarak farklılaştırdığımız, görevlerini, sorumluluklarını, sosyal haklarını farklı farklı kademelerde örgütlediğimiz bir kariyer planlaması yapalım ve öğretmenlerimiz tek tip bir öğretmen olmaktan çıksınlar. Hayatları boyunca kendilerini geliştirebilecekleri bir zemin oluşturalım ve kendi kariyerleri içerisinde birtakım basamaklarla yükselebilsinler. “
 
 
 
Sunucu Batuhan Yaşar : Ama hep öyle değil mi efendim? Hep yıllardan beri öğretmen olarak başlıyor tek tip, emekli oluyor, başladığı yıldaki aynı özelliklere haiz. Yani o söylediğiniz aslında belki de hani demir perde ülkelerinden kalan bir sistem değil mi? Böyle tek tip bir öğretmen sistemimiz var.
 
Bakan Ömer Dinçer : İşte o yüzden ben bunun değişmesi gerektiği kanaatini taşıyorum. Yani bu hem sistemik olarak baktığınızda çok doğru bir şey değil, çok statik bir yapıdır, çok mekanik bir düzenlemedir. Ulusal düzeyde baktığınız zaman küresel rekabet gücünüzü azaltan bir tavırdır ve nihayet bireysel düzeyde baktığınız zaman inanılmaz sıkıcı bir şeydir, motivasyonu düşürür, insanların yaşam sevinçlerini azaltır. Düşünün aynı işte, aynı yerde 30 sene benzer bir şeyi yapıyorsunuz. Hayatın bu kadar rutin olduğu ve zenginleşmediği bir yapı aynı zamanda insanın ruhuna da çok uygun bir şey değil. Öyleyse ben sistemik olarak buna dair düzenlemeleri yapmaya çalışırken bir tarafıyla öğretmenler de alıştıkları sistemden farklı bir şeyi önerdiğim için rahatsız olmak yerine belki destek vermeliler. Öyleyse bu fotoğrafı iyi okumak gerekir kanaatindeyim.
 
Sunucu Batuhan Yaşar : Efendim, zaten bu söylediğiniz, insanı belki geliştirmesinden öte hatta geriye bile götürebilir, köreltebilir de. Aslında bu öğretmenlerle ilgili çok açık anlattınız hani özellikle atamalar konusuyla ilgili. Hani hiçbir şeyi kafanızın arkasında saklamadan fotoğrafı da net bir şekilde ortaya koymuş oldunuz. Efendim, kısa bir ara vereceğim ama…
 
“Desteklenmeyi daha çok hak ediyorum“
 
Şunu yapsaydım sizce daha mı iyi olurdu: O insanların hayalleri üzerinden siyaset yapsaydık ve birtakım popülist tavırlar içerisinde olsaydık bundan kim yarar sağlayacaktı? Belki beni başlangıçta kısa vadede alkışlayacak olabilirlerdi. Halbuki ben sorun çözme yaklaşımıyla meseleyi ele alıyorum ve çözmek üzere de uygun stratejiler için çaba sarf ediyorum. Bu konuda zannediyorum desteklenmeyi daha çok hak ediyorum ben. 
 
 
Sunucu Batuhan Yaşar : Yani sonuçta her şeyi fotoğrafı koydunuz, imkanlarım bu, bütçem bu veya işte kadro sayım bu, ihtiyacım bu, siz herhalde ki ihtiyacınızdan fazla insanı alamazsınız. Mesela biz kurumda ihtiyacımızdan fazla muhabir ve kameraman çalıştıramayız, aynı mantıkla bakılabiliyor.
 
Efendim, kısa bir ara vereceğim ama, ondan önce şunu da çok kısa sormak istiyorum: Özellikle Dünya Bankası’nın raporu Türkiye’nin gündeminde. Çeşitli saptamalar, çeşitli öneriler var, okul öncesi eğitimle ilgili yeni bir düzenleme yapacak mısınız, okul öncesi eğitimi teşvik edecek misiniz, bunu yaparsanız bize ne sağlayacak? Bunun faydalı olduğunu düşünenler de var, faydalı olmadığını düşünenler de var manasında soruyorum.
 
 
 
“Okul öncesi, eğitime daha fazla kaynak ayırdık. Hedefimiz okul öncesi eğitimi yüzde 100’e çıkarmak“
 
 
 
Bakan Ömer Dinçer : Ama çok açıklıkla, belki de birazcık gururla şunu söylemek istiyorum size: Dünya Bankası raporu çok yeni bir rapor. Ama ben Bakan olduktan hemen sonra 4 ana konuda temel çalışmalar, çok köklü çalışmalar başlatmıştım ve geçtiğimiz dönem içerisinde lütfen benim kamuoyuyla paylaştığım düşüncelerime bakınız göreceksiniz.
 
Bir; okul öncesi eğitimi yüzde 100’e çıkarmak konusunda zaten stratejik bir hedef kendimize koymuştuk. Nitekim bu yıl tüm Türkiye’de okul öncesi eğitimle ilgili yatırımlara daha fazla kaynak ayırarak bu konuda kendimizi hazırlamıştık birincisi o. Dünya Bankası raporu ne diyor?
 
-Okul Öncesi Eğitim
 
Dünyadaki temel eğilimlerden bir tanesi, okul öncesi eğitimin nitelik konusunda en büyük katkıya sahip olan zaman dilimi olduğu şeklinde yani başka bir ifadeyle okul öncesi eğitim yapan ülkelerin pek çoğunda uzun vadede çocukların sahip olduğu bilgi ve kabiliyetler ve eğitimin nitelik seviyesi oldukça üst düzeyde oluşuyor, öğrenmeyi daha hızlandırıyor ve daha etkin hale getirebiliyor. Dolayısıyla biz o konuda çok yoğun bir çaba sarf ediyoruz ve bu kaynaklarımızın önemli bir miktarını bunun için ayırdık.
 
-Öğretmen Meselesi
 
Hakikaten tüm dünya öğretmen meselesini yeniden tartışıyor, biz tartışmıyoruz. Bazı insanlar birtakım eleştirileri yaparken siz 9 seneden beri iktidardasınız, niye yapmadınız türü yaklaşımlar dile getirebiliyorlar. Bu,dünyayı takip etmemekle alakalı bir şey. Halbuki biz dünyadaki değişme ve gelişmeleri takip ederek meselelere bakıyoruz. Sadece iç sorunlarımız, karşı karşıya kaldığınız problemler değil, aynı zamanda dünyadaki değişmeler de sizin stratejilerinizi belirleyen öğeler, faktörlerdir. Öğretmen Çalıştayı tertip ettik hatırlarsanız. Biz Aralık ayında Antalya’da çok kapsamlı bir öğretmen mesleği üzerine ulusal öğretmen stratejisi çalıştayı yaptık. Ve nihayet finansman modelleri üzerinde duruyor. Biz kanun hükmünde kararnameyle birlikte Eylül ayında şimdiye kadar ki kullandığımız finansman modellerinin üzerine, yani kamu bütçesi, hayırseverlerin katkıları gibi finansman yöntemlerinin yanına hem kiralama yöntemini, hem de kamu özel ortaklığı yöntemini ilave ettik ve de bugünlerde özel sektörün ve de özellikle de mesleki eğitimin teşvik edilmesiyle alakalı tedbirler üzerinde çalışıyoruz. Öyleyse, Dünya Bankasından biz daha önde bir yerdeyiz ve Dünya Bankasının ortaya koyduğu gerçekler için biz daha ciddi bir farkında olarak strateji geliştiriyoruz demek.
 
Okul öncesiyle ilgili sorduğunuz için orayı biraz daha açmak istiyorum. Okul öncesi eğitimle ilgili biz sadece yatırımdan ibaret bir strateji üzerinde durmuyoruz. Aynı zamanda bundan birkaç hafta önce başlattığımız okul öncesi uygulamalarımızda, programlarda, daha doğrusu müfredatta değişiklik yapmak üzere de bir proje çalışması başlatılmış bulunuyor. Şimdi hem alandan çok sayıda tecrübeli ve iyi eğitimli öğretmenlerimizi, hem de akademik çevreden vizyon oluşturabilecek dünyadaki değişmeleri takip etmiş uzman grubu bir araya getirdik, çalışma yürütülüyor. Çok büyük ihtimalle önümüzdeki aylarda biz okul öncesi eğitimin müfredatından başlayarak müfredatımızı güncellemiş olacağız. 
 
 
Sunucu Batuhan Yaşar : Okul öncesi eğitime de aslında ciddi manada çocukların okula hazırlanması noktasında bir müfredat konuluyor, bu da resmileştiriliyor, Milli Eğitim Bakanlığı politikası olarak ilan ediliyor.
 
Orada efendim, bir de hani şöyle bir girelim-çıkalım. Orta öğretimle ilgili Dünya Bankası raporunda çeşitli eleştiriler vardı, bir de ÖSS sisteminin değiştirilmesi isteniyordu. Sizin de hep sık sık dile getirdiğiniz eğitimde kalitenin yükseltilmesi noktasından bakılırsa ne demek istersiniz?
 
Bakan Ömer Dinçer : Tabii bu henüz çok olgunlaştırdığımız ve kamuoyuyla paylaşacağımız bir noktada değil bu sorunun cevabı. Doğrusu, biz Bakanlık olarak hazır çözümler üzerinden kamuoyunda bir tartışma yapmak istemiyoruz. Hazır fikirler üzerinden de bir tartışma yapmıyorum zaten ben. Genellikle sorunu ayrıntılı bir şekilde analiz etmeyi, teşhis etmeyi, mevcut durumu çok ayrıntılı bir şekilde tanımladıktan sonra stratejilerimizi belirlemeyi tercih ediyorum. O yüzden evet bu bahsettiğiniz mevzular, mesela bu sınav odaklı bir eğitimin varlığı, sınavlarda daha çok test çözmeye yönelik bir yaklaşım tarzı çok eleştirilen hususlar.
 
 
 
“Dershanelere ihtiyacı ortaya çıkartan nedenleri görmemiz gerekiyor”
 
Eğer bunları yapmak istemiyorsak başka türlü nasıl çözeceğiz diye çok ayrıntılı düşünmek zorunda hissediyorum kendimi. Değilse, çok kolay, dershaneler çok fazla oldu kapatın dediğinizde bunun sorununuzu çözeceğinizi kabul ediyorsanız, bu yaklaşım tarzı çok doğru bir yaklaşım tarzı olmayacak. Öyleyse bizim bir şekilde dershanelere olan ihtiyacın ortaya çıkışını iyi görmemiz gerekir. Bundan rahatsızsak, rahatsızlığımızı doğrudan doğruya dershanelerin üzerine giderek değil, o sorunu ortaya çıkaran veya o ihtiyacı ortaya çıkaran zemini gözden geçirerek yapmamız lazım. Ben o yüzden bununla alakalı daha uygun stratejiler için uzun düşünmek, belki daha uzun tartışmak gerektiği kanaatindeyim.
 
Gençliğe hitabe ve inkılap tarihi derslerinin kaldırılacağı yönünde ki haberler doğru mu?
 
Sunucu Batuhan Yaşar : Sayın Bakanım, aslında konuyu birazcık da ısındırsak, belki bunları konuşmayı belki çok fazla istemeyebilirsiniz ama, bu 19 Mayıs Ankara dışındaki işte stadyum törenlerinin kalkmasının ardından başlayan tartışma bir türlü sona ermedi, devam ediyor, eleştirenler var. İşte Sayın Devlet Bahçeli’nin açıklamaları geldi peşinden, İstiklal Marşı’nın kaldırılacağından ve Anıtkabir’in botanik bahçesi yapılacağından söz edildi. Bugün yine bu konuyla ilgili Milli Eğitim Bakanlığı özel okullar için yeni yönetmelik hazırladı. Ey Türk Gençliği diye başlayan Atatürk’ün Gençliğe Hitabesinin kaldırılması istendi. Şimdi sıra Gençliğe Hitabenin kaldırılması ve Atatürk büstlerinin, köşelerinin kaldırılmasına geldi. Hatta orada bir de inkılap tarihi derslerinin zaten daha önce müfredattan çıkarıldığı bahsediliyor. Ne yapıyorsunuz, kaldırıyor musunuz?
 
Bakan Ömer Dinçer: Şimdi bir kere öncelikle bir şey söyleyeyim; özellikle bu gazete haberini ve benzer türden haber yapan birkaç kesim var, onları birlikte değerlendirerek birkaç hususun altını çizmek istiyorum. Burada çıkanların tamamı aslında bize yönelik olarak haksız, yanlış, bazen de kasti olarak yalan haber olarak tanımlanıyor. Çünkü, mesela orada bahsettiğiniz o haberleri ben görüyorum, takip ediyorum. Atatürk ilke ve inkılaplarının kaldırıldığı diyor,
 
Böyle bir şey asla düşünmedik!
 
Böyle bir şey asla olmadı, olmadığı gibi düşünmedik bile. Ayrıca, hiçbir surette bu ülkede İstiklal Marşı’yla ilgili bir tartışma yapılmadı, yapılmasına da izin vermeyiz, bu kadar çok açık ve net bir şey söylüyorum. İstiklal Marşı gibi bu toplumda hemen hemen herkesin ortak kabul ettiği ve çok önemsediği başka bir değer var mı?Onun gibi çok az sayıda değerimiz var bizim bu toplumda tartışmasız herkesin benimsediği. Niye bunu dile getiriyorlar, bunu anlamakta zorlanıyorum. Kaldı ki bizim yaptığımız yönetmelik değişikliğiyle ilgili söylenenlerin de hepsi yalan ve saptırmaca bir haber.
 
Buradan şöyle bir sonuç çıkarmak lazım: Birileri bu ülkede bu güne kadar hep Atatürk üzerinden rant sağlamaya alışmış görünüyor. Ve onun üzerinden tartışmayı devam ettirerek aslında insanların kafalarını bulandırmaya çalışıyorlar. Ben çok açık bir şey söyleyeyim; milli güvenlik derslerini kaldırdık diye ve 19 Mayıs törenlerinde çocuklarımızı bir asker yürüyüşüyle tören alanlarından geçirmedik diye verdiğimiz kararlardan dolayı ne bir tek öğrenci, ne bir tek veli, ne bir tek öğretmen, ne bir tek vatandaş bize sitemde bulunmadı. Sadece o bahsettiğiniz birkaç gazete ve birkaç köşe yazarı. Bu işin üzerinden rant yapan yahut da bunu ideolojik bir tartışma malzemesi olarak kullanmayı ihtiyat haline getirmiş insanlar yaptılar. Ben şunu çok açık kamuoyuna sordum, sormaya da devam edeceğim: Biz bugüne kadar yaptığımız konularda herhangi bir çalışma varsa bunu medyayla paylaştık. Yaptıktan sonra da yine medyaya açıkça niçin yaptığımızı, neleri planladığımızı anlattık. Kamuoyu şunu bilmeli ki, o konuda Milli Eğitim Bakanlığı son derece şeffaf ve ilgililerle de konuyu tartışan bir yönetim yaklaşımı sunuyor. Bunun dışında çıkacak haberlerin hepsi, çoğu kere birilerinin kendi niyetini, kendi beklentisini ortaya koyan tartışmalardır. Yani, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini, Atatürk köşesiyle ilgili uygulamaları, yeminle, Antla ilgili hususları eğer birileri bahsediyorsa, onların kendi fikri olarak lütfen bunu bahsetsinler. Milli Eğitim Bakanlığı üzerinden bu mesele bahsedilmemelidir. Milli Eğitim Bakanlığı olarak biz bir şey yapıyor olursak, hazırlığımız varsa veya kararını vermişsek, herkes bilmeli ki bunu paylaşacağız. Verdiğimiz kararı da cesurca, gerekçelerini de ortaya koyarak paylaşırız; bundan herkes emin olmalı.
 
Evet, biz 19 Mayıs’la ilgili bir karar verdik ve onu da izah ediyoruz, çok net bir şekilde izah ediyoruz. Milli güvenlik dersiyle ilgili bir karar verdik, onu da izah edeceğimiz bir arka planımız var. Dolayısıyla, böyle bakıldığında millilik meselesinin gündeme getirilmesini ben doğrusu belki de olumlu gördüm bir tarafıyla. Milli olmaktan ne anladığımızı herkese sormalıyız. Eğer siz 1 Türk dünyaya bedeldir diyorsanız, ama milli eğitimde yetiştirdiğiniz çocuklar aynı çağdaki başka ülkenin çocuklarından matematik dersinde en az bir yıl, iki yıl gerideyse, ne anlamı var sizin 1 Türk dünyaya bedeldir demenizin. Eğer sizin PISA sınavlarında çocuklarınız 34 ülke içerisinde 33. ise, 19 Mayıs törenlerinde resmi protokolün önünden askeri bir yürüyüşle tören geçici yapan çocuklarınız çok başarılı olsa ne anlamı var? Ben onun için şunu sormak istiyorum tüm Türkiye’ye ve lütfen bunu siz örnekleriyle çoğaltabilirsiniz: Siz, acaba bu ülkede milli güvenlik dersi okutarak bu ülkenin insanlarına aidiyet duygusu vermeye çalışıyorsanız, ama çok ciddi bir şekilde bir terör belasıyla karşı karşıyaysanız mı daha etkin olur, yoksa bu ülkenin çocuklarına milli güvenlik dersi okutmasanız, ama çok güçlü bir şekilde bir aidiyet duygusu, bir tarih şuuru verecek başka bir yapı kursanız, ama buna karşın sizin çocuklarınız PISA sınavında ilk 5’te olsalar mı daha çok aidiyet duyarlar bu ülkeye?
 
Öyleyse, biz bu ülkedeki insanlara yukarıdan aşağıya otoriter birtakım davranışları, şekilleri, ritüelleri uygulatmaya zorlamak yerine, açık bir şekilde herkesin benimseyeceği ortak amaçlar üzerinden katılım sağlayacağımız bir başka yaklaşım tarzını denemeliyiz artık. Bir tarafıyla şunu söylemek mümkün: 19 Mayıs törenlerini aynen koruduğumuzda halk nerede diye ben sormak istiyorum. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı bizim ülkemizin kuruluşunu sembolize eden çok güçlü bir değerdir. 29 Ekim Bayramlarında, Cumhuriyet Bayramlarında halk nerede? Biz 23 Nisan Bayramlarında yaptığımız bütün resmi törenlerde, tüm Türkiye çapındaki törenlerde bir araya gelen halkın tamamını bir tek sadece uluslar arası çocuk şenlikleri festivalinde, folklor gösterilerinde sağlayabiliyorsak eğer, yaptığımız şeyi sorgulamamız gerekmez mi biraz? Bu açıdan bakıldığında, yine tüm 19 Mayıs törenlerinde meydana gelecek katılımı bir tarafa koyduğumuzda çoğu kere halkın kendi katılımıyla, kendi arzusuyla yerel yönetimlerin törenlerine gittiğini gördüğümüzde, Söğüt Şenliklerine baktığımızda, hatta yüzyıllardır devam eden Kırkpınar Güreşlerindeki halkın katılımını gördüğümüzde biz kendi kendimize bir şey sormak zorunda değil miyiz? O açıdan bakıldığında biz 19 Mayıs’ları, 23 Nisan’ları, 29 Ekim’leri sorgulamıyoruz. Bunu kimsenin sorgulamasına da izin vermeyiz. Ama, bunu kutlama şekillerinin, bu kutlama şeklini icat eden ülkelerin bile yıllar önce terk ettiğinin de farkına varmamız gerekir. Çünkü bunlar, 1940’lı yıllarda daha çok otoriter yönetimlerin olduğu ülkelerde o ülkenin gücünü gösteren ve toplumun tamamını belirli bir ideolojik kalıba sokmak için yapılan düzenlemelerdi. Nerede o ülkeler şimdi bunu yapmıyorlar, biz hala yapıyoruz. Bu açıdan bakıldığında bizim de artık değişen dünyaya uyum sağlayacak bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Şekilden çok öze, kalıptan çok içeriğe, nicelikten çok niteliğe dair bir strateji geliştirmeye çok belirgin bir şekilde ihtiyacımız var.
 
Şayet bu konularla ilgili bir çalışmamız olursa kamuoyuyla açıklıkla paylaşacağımızı ifade ettim. Dolayısıyla, onun dışında bunun üzerinden yapılan tartışmaların Milli Eğitim Bakanlığıyla ilgisi yok, bunu açıkça söyleyebiliriz. Ama az önce bahsettiğiniz gazete haberlerinin hemen hemen büyük bir bölümü yanlış bilgi üzerine yahut da yalan haber üzerine kurgulanıyor, ben de bunu çok ahlaki görmüyorum doğrusu. 
 
 
Lise eğitimi 3 yılda bitirilebilecek mi?
 
Sunucu Batuhan Yaşar : Efendim hemen bu 4+4+4 sistemi yine gündemde. Ben şunu soracağım: Çok Twit geldi, özellikle liseliler de takip ediyor sanırım programınızı. Liselerin 4 seneye çıkartıldığını biliyoruz, 4 seneye çıkartıldı. Bu 4 senelik sürenin üstten ders alarak 3 sene içerisinde bitirilmesi gibi bir şey söz konusu mu diye sorarlar?
 
Bakan Ömer Dinçer: Evet yani çocuklarımız eğer çok kabiliyetliyseler, çalışkansalar neden bitirmesinler? 3 yıllık lise eğitimini ben 2 yılda bitirmiş bir insanım. Ve bunun benim hayatımda kazandırdığı 1 yılın ne kadar çok etkili olduğunu biliyorum. Bu açıdan çocuklarımızın şimdi ders geçme yönteminden bahsetmiyorum, bunu söyleyince hemen ders geçme yöntemleri tartışmaya açılıyor. Ama ders geçme, sınıf geçme gibi temel bir takım politikalar üzerinden yorum yapmak yerine sadece şunu soruyorum:
 
“Başarılı olan çocuklarımız şayet 1 yıl önce bitirme kabiliyetine sahiplerse, niçin bitirmesinler?“
 
Bunun yöntemi üzerinde çalışmalar evet yapıyor arkadaşlarımız, ama henüz ne olacağına dair kesin bir kararımız yok. Bir taslak, bir tasarı oluştuğunda, bunu ilgili aktörlerle paylaşabiliriz ve uygun da görülürse uygulayabiliriz. Ve üstelik bizim zamanımızda ben liseyi 1 yıl erken bitirmiş olmama rağmen o dönemdeki hukuki düzenlemeler müsait olmadığı için üniversiteye gitme konusunda 1 yıl beklemiş idim. Ama bu arada ben vaktimi çok değerlendirdim, o ayrı bir hadise. Ama şimdi mesela 1 yıl erken bitiren bir öğrencinin de yine üniversiteye 1 yıl erken gidebileceği bir yapıyı kurmanın ne mahsuru olabilir? Milli Eğitim Bakanlığı vaktiyle buna benzer yöntemleri denemiş. Ders geçme yöntemini de denemiş. Ama uzun süre bu denemelerinin sonuçlarını alacak kadar beklememiş gördüğüm kadarıyla. Ciddi bir izleme ve değerleme de yapılmamış. Şimdi geçmiş dönemde yapılan bu uygulamaların şekillerini ve etkilerini biz inceliyoruz. Ve bu uygulamaların eğer başarısızsa niçin başarısız olduğunu, vazgeçilmişse niçin vazgeçildiğini de gözden geçiriyoruz, ondan sonra da bir karar verebiliriz.
 
Sunucu Batuhan Yaşar : Efendim, izninizle mealen şöyle bir şey söyleyebilir miyim, yani bütün bu anlattıklarınızdan şu sonuca varabilir miyiz diye sorayım isterseniz: Böyle gençlerle bütünleşen veya işte böyle çok katı kural, hayır geçemezsin, 4 yılda bitireceksin, böyle olmaz, bu dersi almak zorundasın’dan ziyade böyle birazcık fleksibl, böyle kolaylıkla insanların, o gençlerin, o pırıl pırıl çocukların özelliklerini ortaya koyabilecekleri bir sistem midir, doğru mu söylüyorum?
 
Bakan Ömer Dinçer : Evet, dünyanın gittiği yön de bu yöndür. Yani dünyada bir kere az önce ifade ettik, eğitim süresi yükseliyor, artıyor. Eğitimin niteliği ve seviyesi artıyor. Yani az önce ifade ettiğimiz gibi, birçok gelişmiş ülke toplam nüfusun yüzde 60’a yakının ve daha fazlasının mümkünse üniversite mezun olması için çaba sarf ediyor. Ama biz hala bu ülkede, çağ nüfusunun yüzde 35’ini üniversitelerde okutuyoruz. Bu aradaki mesafeyi görebiliyor musunuz? Yani şu anda üniversitede okuyan çocuklarımız üniversite çağının yüzde 35. O zaman bizim bu konuda ne kadar dünyayla aramızda mesafe olduğunu bir kere görmemiz gerekiyor.
 
İkincisi; normalde eğitimin süresi uzarken mutlaka esnek hale getiriliyor. Çünkü süresi uzamış olması halinde eğer esneklik yoksa, katı bir süreçse, bu kez insanları belirli bir yola koyduktan sonra asla başka bir yere değiştirmeden gönderiyorsunuz. Zaman içinde kabiliyeti değişiyor, tercihleri değişiyor olabilir yahut da yanlış teşhislerde bulunmuş olabiliriz. Bütün bunlardan dolayı ilköğretim çocuklarından hemen sonra, hemen hemen her konuda sadece okulda alınan eğitim değil, aynı zamanda uzaktan eğitim, açık öğretim gibi konularda zenginleştirilerek herkesin eğitim aldığı, ama herkesin kendi ihtiyacına, kendi kabiliyetine, kendi hedeflerine göre tercihlerde bulunabildiği esnek yapılar oluşturuluyor. Ve böyle bakıldığı için de o zaman tüm ülkedeki insanlar daha çok okullara ve eğitime yöneliyorlar.
 
Hatta yine başka bir eğilimden bahsetmek lazım. Şimdi herhangi bir bilgi ve yeteneğe sahip olmanız önem kazanıyor. Yani süreçten çok sonuçlar önem kazanmaya, ortaya çıkmaya başladılar. Siz belirli bir bilgi ve kabiliyete sahipseniz şayet, nereden ve nasıl aldığınız artık önemini kaybetmeye başlıyor. Ve böylece siz o bilgi ve kabiliyete sahip olduğunuzu ispat ederseniz, o zaman sizi belgelendiriyorlar ve piyasada da yetkilendiriyorlar. Bu açıdan bakıldığında bence Türkiye’nin de tabi daha esnek, çocukların zaman içerisinde tercihlerini değiştirebilecekleri ve kendi kabiliyetlerine uygun alanları seçebilecekleri bir yapı kurmak önemli. Başka bir eğilim yine, üniversiteyi bitirmiş olmak da yetmiyor. Az önce özellikle meslekle ilgili bir yorum yaptım size biliyorsunuz, iş değiştirme ve meslek değiştirmeyle ilgili. Dünyanın en çok tartıştığı konulardan birisi; yeni işler, yeni yetenekler, yeni meslekler, yeni kabiliyetler meselesi. İnsanlar üniversiteden sonra da yeni meslek öğrenmeye ve farklı bir alana geçmeye çaba sarf ediyorlar. Çünkü şimdi artık eskiden olduğu gibi iş odaklı bir istihdam dünyası yok. Şimdi insan ve onun yeteneği üzerine odaklanmış bir istihdam var. Bunu fark etmiyorsanız ve gençlerinizin hala yüzde 60’a yakını devlette çalışmayı düşünüyorsa, sizden iş istediğinde İŞKUR’a yönlendirdiğiniz zaman bana belediyeden bir iş bulun diyorsa, burada biz aslında istihdam meselesi için çok farklı bir göz oluşturmak zorundayız. 
 
 
Sunucu Batuhan Yaşar : Efendim, süremizin de yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Sizin de son cümlenizin içerisinde istihdam sözü geçti. Hemen ben de yeni kuracağınız, Van Erciş’te kuracağınız çağrı merkezini sormak istiyorum. Bunun detayları belli oldu mu, kaç kişiyi istihdam edeceksiniz, neden Van Erciş’te kuruluyor? Bu bağlamda Doğu ve Güneydoğu’daki yatırımlar ve eğitimin kalitesi.
 
Bakan Ömer Dinçer : Tabi neden Van’da sorusunun iki cevabı var aslında. Onlardan bir tanesi, ekonomik rasyonel bir cevap. Çünkü çağrı merkezi gibi kurumların o tip yerlerde kurulması halinde, ki teknolojik olarak böyle yerlerde kurulması çok daha etkin olabiliyor, istihdam sağlama, iş gücü temin etme ve nihayet ekonomik katkı sağlama konularında daha rasyonel bir karar olarak gözüküyor.
 
İkincisi, duygusal belki. Van’da bir deprem olmuştu, Erciş çok büyük bir yara almıştı, biz oraya gittiğimiz zaman çok sayıda insanımız enkaz altından çıkmıştı, kısmen yaralı, kısmen psikolojik olarak zedelenmişti. Biz merkezi oraya kurarak bir destek sağlamak istedik. Tabi bu Mart ayında çok büyük ihtimalle açılışını yapacağız. Alo 147 diye onu kavramlaştırdık.
 
Sunucu Batuhan Yaşar : Ben mesela öğretmenim efendim, Alo 147’yi aradığım zaman tayin meselem ne olmuş veya bir şikayetim, okul müdürünü şikayet etmek istedim veya öğrenciyim öğretmenimi şikayet etmek istedim veya bir durumu size ihbar etmek istedim, bütün bunları bu Alo 147’yi çevirdiğim zaman sağlayabilir miyim?
 
Bakan Ömer Dinçer : Evet, belki şunu biraz tashih etmek lazım: Genellikle bu çağrı merkeziyle ilgili haberler, öğrenci-öğretmen ilişkisi üzerinden yapıldı, o bizi biraz üzdü doğrusu. Yani eğer öğretmen öğrenciyi döverse, öğrenci alo öğretmenim beni dövüyor merkezi kuruluyor gibi yansıtıldı, bu doğru değil tabi. Daha doğrusu, yaptığımız çalışmayı izah etmek için yeterli değil. Biz orada bir çağrı merkezi kuruyoruz. Bütün vatandaşlarımızın, velilerimizin, öğretmenlerimizin ve öğrencilerimizin eğitimle ilgili bize aktarmak istedikleri, varsa şikayetleri ve nihayet yeni geliştirdiğimiz politika ve stratejileri öğrenebilecekleri bir merkez olarak düşünmek lazım. Vatandaşlarımız, öğretmenlerimiz, öğrencilerimiz bize yönelik herhangi bir sorusu olduğunda, şimdiye kadar mektup yazıyorlar, e-mail çekiyorlar, bizzat kendileri geliyorlar, bütün bunlara gerek kalmayacak. Bize telefon ettikleri anda sorularına cevap vereceğiz. Eğer bize telefon ettiklerinde cevap veremeyeceğimiz bir soru veya sorunsa, onun için de en geç 24 saat içinde onlara cevap vereceğiz. Ve orada yine güzel bir belki sizinle paylaşmam gereken bir kararımız daha var.
 
Sunucu Batuhan Yaşar : Yeni bir karar mı bu?
 
Bakan Ömer Dinçer : Çağrı merkezinde biz ağırlıklı olarak da özürlü, engelli kişileri, insanlarımızı istihdam edeceğiz, en az yüzde 50’si engelli olacak.
 
Sunucu Batuhan Yaşar : Kaç kişi istihdam edilecek Sayın Bakanım?
 
Bakan Ömer Dinçer : Zannediyorum hedef olarak 100 kişi civarında. En az 50’si, 60’ı engelli olacak, evet.
 
Sunucu Batuhan Yaşar : Van’ı seçmenizin nedeni de, hem oraya depremden sonraki o anlattığınız duygusallık ve şey olacak.
 
Bu hani Güneydoğu’daki eğitim durumundan memnun musunuz? Onu çok kısa bir, hani bir taraftan ciddi bir terörle mücadele devam ederken hani eğitim çok önemli, oradaki eğitim seviyesinin yükseltilmesi çok önemli, daha önce bunları anlatmıştınız. O konuyla ilgili bir kısa neler söylemek istersiniz bize efendim?
 
Bakan Ömer Dinçer : Bir kere eğitimle ilgili meseleye baktığımızda Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi için biraz farklılaştırarak bakmakta yarar var. Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesindeki pek çok vilayetimizin fiziki altyapısında büyük sorun yok. Sadece Urfa’da, Antep’te ve Diyarbakır’da fiziki yetersizliklerimiz söz konusu. Onun dışındaki illerimizin pek çoğunda, belki biraz da Van’da, bu depremden sonra daha belirgin bir şekilde ortaya çıktı, onun dışındaki illerimizde, 20’ye yakın ilimizde derslik sayısı itibariyle, derslik başına öğrenci sayısı itibariyle biz ciddi bir eksikliğe sahip değiliz. Bu açıdan bakıldığında Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde belki kültürel sebeplerden kaynaklanan daha çok kız öğrenciler için pansiyona ihtiyaç duyuyoruz. Ama fiziki yetersizlik olarak batı illerinin birçoğunda da benzer problemlerin olduğunu söylememiz lazım. Mesela İstanbul yine, mesela Ankara, mesela Adana, Mersin gibi birçok ilimizde de ciddi fiziki yetersizlikler var. Yaklaşık 10 ilimizde bu ihtiyaç ortaya çıkmış vaziyette. Ama çok şükür geçtiğimiz 9 yıllık AK Parti iktidarı döneminde aşağı yukarı 70 ilimizde bu sorunu çözmüş görünüyoruz, bu bence çok ciddi bir gelişme. Şimdi bazen bu eğitimin sorunları üzerinden ben bir konuşma yaptığımda, insanların aklına şu soru geliyor veya bazıları da açıkça soruyorlar zaten: 9 yıldır iktidardasınız niçin yapmadınız diye. Halbuki toplumların da ihtiyacı, tıpkı insan ihtiyaçları gibi kademelidir. Eğer bir insan fiziki ihtiyaçlarını tatmin edememişse, yani yeme-içme gibi ihtiyaçlarını giderememişse, açlık sorunu varsa asla iyi bir elbiseyi düşünemez, başını sokacak bir evi düşünemez, yani barınma ihtiyaçları ortaya çıkmaz, güvenlik ihtiyaçları ortaya çıkmaz. Eğer bunu yeteri kadar tatmin edememişse, karşılayamamışsa sosyal ihtiyaçları ortaya çıkmaz. Toplum için de öyle. Eğer siz eğitim sisteminizde çok ciddi bir şekilde derslik ihtiyacı yaşıyorsanız, donanım ihtiyacı yaşıyorsanız, öğretmen ihtiyacı yaşıyorsanız başka ihtiyaçları göremezsiniz, bugün işte gördüğümüz şey o, diğerleri çünkü belirli oranda tatmin edilmiş vaziyette. 
 
 
İkinci olarak yine öğretmenle alakalı, maalesef Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesiyle alakalı bizim öğretmen istihdamı konusunda sorunlarımız var. Yani ülkenin her tarafında öğretmen açığımız var ama az veya çok, o bölgede istihdam etme sorunumuz var. Çünkü, genellikle benim yaptığım incelemelere göre Güneydoğu Anadolu bölgesinde değişik sebeplerle öğretmenlerimizin orada kalma süreleri 1 yıl gibi çok kısa bir dönemi kapsıyor. Neredeyse birçok okulda veya birçok ilçemizde öğrenciler her yıl öğretmen değiştiriyorlar. Şimdi ben buradan tüm kamuoyuna sormak istiyorum, çocuğunuzun her yıl öğretmen değiştirmesini ister misiniz?
 
Böyle bir değişim, eğitimin niteliğini ne oranda etkiliyor, buna dair bir bilginiz var mı? Ben o yüzden o bölgelerde öğretmenlerimizin en azından belirli süre öğretmenlik yapmalarının eğitimin kalitesine çok olumlu etki yapacağı kanaatindeyim.
 
Ve nihayet, biz tabii süratle önümüzdeki zannediyorum birkaç yıllık süre içerisinde Milli Eğitim Bakanlığının tüm şehirlerimizdeki öğretmen ihtiyacını karşılamış olacağını tahmin ediyorum. Bu tahminden sonra, yani fiziki altyapısı tamamlanmış, öğretmen ihtiyacı tamamlanmışsa, ondan sonra eğitim ortamlarının eşit düzeye getirilmesiyle alakalı tedbirler için şimdiden hazırlık yapıyoruz.
 
Sunucu Batuhan Yaşar :Özellikle bütün bu sorulara verdiğiniz bu açık cevaplar, çok sarih bir şekilde her şeyi açıkladık. Eğitime dair birçok soru sordum, siz de cevapladınız, ağzınıza sağlık Sayın Bakanım, çok sağ olun.
Güncelleme Tarihi: 04 Şubat 2012, 00:00
YORUM EKLE
YORUMLAR
Dinçer Dinçer
Dinçer Dinçer - 10 yıl Önce

Ismarlama sorular ile röportaj olmaz.Bakanın bu röportajı ısmarlama yapıp, kamuoyuna kendi icraatlarınınhaklılığını göstermeye çalışmasıdır.

SIRADAKİ HABER