YA BENİMSİN YA DA KARA TOPRAĞIN!..

YA BENİMSİN YA TOPRAĞIN!
Sahiplenmek benim bana ait anlayışı o kadar meşrulaştı ve alanı da o kadar genişledi ki bunun içerisine birçok hareket tarzını dahil etmeye başladık. Benim iktidarım, benim derneğim, benim vakfım veya sendikam, benim partim, her şey ama her şey benim. Bizim demeyi unuttuk, ortaklaşmayı, paylaşmayı bir kenara bıraktık.
Ben iktidara destek verdim o halde benim dediğim olacak, ben belediye seçimlerinde başkana oy verdim o halde benim istediğim olacak, benim cemaatim derneğim kollansın, benim hemşehrim derneğim özel muamele görsün. Daha avamca; sen önce benim sevgilimdin o halde öyle kalacaksın ya da boşansan da ben seni bırakmam anlayışı!.. Benden habersiz hiçbir şey yapamaz bunu kendime karşı saygısızlık kabul ederim ve karşı gelmenin cezası bellidir. İstese de istemese de benim otoriteme itiraz edemez fikir beyan edemez. Ya benimsin ya da kara toprağın!..
Aslında bu bakış açısı toplum sosyolojisinin realitesi olarak karşımızda duruyor. Her şeyin güç ile çözüleceği anlayışı yalnızca kadına şiddet konusunda değil günlük hayattan siyasete tüm alanlarda kendisini göstermektedir. Çocuğunu okula yazdıracak baba sözü geçen birini arar, yurt bulmak için adam devreye sokması lazım, hatta tatile giderken bile gittiği yerde bir tanıdık arar böylece sırtını birine dayamış olur ve kendisinin daha güçlü olduğunu hisseder, işini kolay çözer veya öyle düşünür.
Düşmeye gör sözü bizde anonim bir söz olmuştur. Çünkü karşımızdaki herkesi acımasız ve gaddar olarak görürüz, düşersek kimsenin bize acımayacağını düşünürüz. Ezilmemek için ayakta durmanın yollarını aramamız lazımdır. Düşmemenin en iyi yolu güçlünün yanında olmak ya da güçlü olmalı ve gücü eline almak için ise zalim olmalı düşüncesi içimizde öylesine yer etmiştir ki zulmü bile övüne övüne anlatırız. 
O halde benim anam ağlayacağına onun anası ağlasın deyip acımasız olmayı kendimize bir hak olarak görürüz ya da acıma acırsan gülünecek hale gelirsin diyecek kadar da bu anlayışa kuvvetli inancımız vardır.
Aslında ruhumuzdaki yansıma bundan ibarettir. Çevremize şöyle bir bakalım silah taşıyanların ve kullananların çoğu korku ve endişeden dolayı silah taşırlar. Çünkü düşüncelerinde hep kötülük mevcuttur, hayalleri ve düşleri bunlarla beslenir. Bu haleti ruhiye ister istemez tedbir almayı gerektirir. Bunun üzerine tıpkı yukarıdaki ruh hali gibi benim anam ağlayacağına onun anası ağlasın anlayışını kendisine savunma yapmakta ve yaptığı işi meşru görmektedir. 
Her kötülüğün mutlak bir mazereti vardır yoksa da üretilir. Bu bir anlamda içinde isyan edecek zerre insanlık kırıntısını varsa da onu oyalama ve etkisiz hale getirme çabası da sayılabilir. Tıpkı yaptım ama hele bir sor neden yaptım gibi kara lekeyi temizlemeye çalışma gayretidir.
Sonuç olarak; şiddeti övünç kaynağı olarak gören ve bu davranışı alkışlayan yığınlar varsa ister kadına, ister çocuğa, ister vatandaşa şiddeti sorun olmaktan çıkartamazsınız. Şiddet yalnızca fiziki yapılmaz her türlü mobing de, hak gasbı da bir tür şiddettir. Ne zaman ki bakış açımız değişir de şiddeti meşru görenleri kahraman değil de korkak olarak algılarsak, empati kurmayı becerebilirsek ve tabi ki okuyan düşünen üreten bir toplum özentisi içerisinde olursak belki o zaman daha huzurlu oluruz. Aksine “Ya benimsin ya kara toprağın” anlayışıyla bugün Elif, yarın Fatma veya başkalarının acılarını yaşamaya devam ederiz!..

YORUM EKLE