Cumhuriyet İçin Güçbirliği Çağrısı

51 Kitle Örgütünden 12 Haziran 2011 Seçimleri'nde Cumhuriyet İçin Güçbirliği Çağrısı

Cumhuriyet İçin Güçbirliği Çağrısı
Aralarında Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Eğitim Vakfı, Türkiye Gençlik Birliği, Cumhuriyet Okurları, 68'liler Birliği, Eğitim-İş Sendikası'nın bulunduğu 51 demokratik kitle örgütü seçimlerde partilerin Cumhuriyet İçin Güçbirliği yapması için çağrı yaptı. İstanbul Makine Mühendisleri Odası'nda yapılan açıklamayı USTKB Dönem Sözcüsü Ümit Ülgen okudu.

Ümit Ülgen açıklamanın sonunda tüm yurtseverleri 26 Mart'ta İzmir'de yapılacak Cumhuriyet İçin Güçbirliği Mitingi'ne davet etti.

USTKB'nin Güç Birliği Çağrısı

Türkiye Cumhuriyeti'nin, dış güçlerin de desteğiyle kuruluş felsefesinden hızla uzaklaşmasının ve parçalanmasının önüne geçebilmemizin belki de son fırsatı 12 Haziran 2011 seçimleridir.

Bizler, anayasamızın değiştirilemez ilk dört maddesine ve vatanın bölünmez bütünlüğüne sahip çıkan; siyasi partiler, sendikalar, meslek örgütleri, sivil toplum örgütleri, aydınlar ve sanatçıları kapsayacak bir güç birliği oluşumunu kaçınılmaz olarak görüyoruz.

Bu güçbirliği kişisel çıkarları ve beklentileri öne alan bir oluşum değil; Türkiye'yi aydınlığa çıkarmayı amaçlayan bir girişimdir.

Başarı için acilen, Cumhuriyet İçin Güç Birliği gereğine inanan kuruluşlar ve partilerden oluşacak ortak bir seçim merkezinin oluşturulmasını ve seçim çalışmalarının bu ortak merkezden yürütülmesini öneriyoruz.

Oluşacak bu bu birliktelik, umutsuzluk zincirini kıracak toplumda bir heyecan yaratacaktır. Böylelikle sandığa gitmeyen -%29 oranında- seçmenin önemli bir kısmı, birlik içinde temsil edildiklerini görecek ve yaratılan moral üstünlüğü içinde sandığa gideceklerdir.

Sendikaların, oda ve meslek kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin kadroları ve üyeleri seçim propagandasında ve sandıkta görev alırken; çatı partisi dışındaki partilerin kadroları ve üyeleri de bu birliğin ve seçim çalışmalarının önemli bir gücü olacaktır.

Bir oyun bile belirleyici öneme sahip olduğu ve Türkiye'nin geleceğini belirleyeceği bir seçimle karşı karşıyayız. Ülkemize karşı sorumluluğumuzu yerine getirmeliyiz. Bu sorumluluktan hiç kimse kaçamaz, hiç kimse de bir diğerini yok sayamaz.

 

En geniş temsiliyeti sağlayacak bir Türkiye programı ile ülkemizi bu kötü gidişten kurtarmak zorundayız.

Emperyalizme, gericiliğe, bölücülüğe ve faşizme karşı olan USTKB'ye bağlı kuruluşlar olarak diyoruz ki:

Seçim çalışmalarında ve parti politikalarında bu çağrıyı dikkate almayan, Cumhuriyet İçin Güç Birliği'ne katılmayan partiler, seçim sonuçlarından ortaya çıkacak tüm siyasal ve toplumsal olumsuzluklardan sorumlu olacaklardır. Tarih onları yargılayacaktır.

ULUSAL SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI BİRLİĞİ

68'liler Birliği Vakfı,
Atatürk Vakfı,
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD),
Avukatlar Dayanışma ve Hukuk Araştırmaları Vakfı,
Basın Mensupları Der.(Bas-Men),
Bizim Ülke Derneği,
Cumhuriyet Kadınları Derneği İst.Şb.,
Çağdaş Eğitim Vakfı,
Demokratik Dayanışma Derneği,
Deniz Yıldızı Eğitim, Kültür ve Dayanışma Derneği,
Eğitim-İş 1 No'lu Şube,
F.Nightingale Hemşirelik Y.O.Mezunlar Derneği,
Genç Avukatlar Derneği,
İst.CUMOK,
İst. Eğitimciler Derneği,
İst.Ekslibris Akademisi Derneği,
İst. Kadın Kuruluşları Birliği(36 Kadın Kuruluşu),
İst. Barosu Kadın Kom.,
İst. Mülkiyeliler Vakfı,
İst.Yardımseverler Derneği,
İtalyan Liseliler Derneği,
İ.T.Ü. Mezunlar Derneği,
İ.Ü. Mezunlar Derneği,
İst.Ünv. Öğretim Üyeleri Derneği,
Jeofizik Kurumu,
Kadıköy Platformu(32 Dernek),
Kadın Araştırmaları Derneği,
Kıbrıs Türk Kültür Derneği,
Memleket Sevdalıları Derneği,
S.O.S. Çevre Gönüllüleri Platformu,
Sürekli Gelişim Derneği,
Şebinkarahisarlılar Derneği, Taç-Der.,
Toplumsal Saydamlık Hareketi Derneği,
Troya Folklor Araştırmaları Derneği,
T.Üniversiteli Kadınlar Derneği(TÜKD),
Türk Kadınlar Birliği İst.Şb.,
Türk Kadınlar Birliği Şişli Şubesi, T
ürkiye Gençlik Birliği,
Tüm Öğretim Üyeleri Derneği (TÜMOD), U
mut Çocukları Derneği,
Ulu Önderin Öğrencileri Derneği,
Ulusal Sanayici ve İş Adamları Der.(USİAD),
Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD),
Yeniden Kuvayi Milliye Hareketi Derneği,
Yurtsever Hareket,
Yurttaşlık Hareketi Derneği (YHD),
Demokratik Düşünce Enstitüsü 




Güncelleme Tarihi: 23 Mart 2011, 00:00
YORUM EKLE
YORUMLAR
Korel kisayol
Korel kisayol - 10 yıl Önce

Fransada yapilan calismaniz var mi

dr feridealparslan
dr feridealparslan - 10 yıl Önce

ÇAĞRIHAYDİ TÜRKİYE UYAN HAYDİ TÜRKİYE’DEKİ ve DÜNYA’DAKİ İNSANLARHaydi içimizdeki Nene hatunlar, Sabiha Gökçenler, Halide Edipler, Mevlanalar, Eyüp Sultanlar, Yunus Emreler, Ak Şemsettinler, Kanuni Sultan Süleymanlar, Deniz Gezmişler, Nazım Hikmetler, bütün şehitler ve Analar ve Atatürk’ler……Haydi yardıma gelin Anadolu elden gidiyor1HAZİRANDAN 11 HAZİRANA KADAR ve HER AYIN 1’inde saat 12 ve 2 arası DERE, NEHİR,GÖL, DENİZ YADA OKYANUS KENARINDA BULUŞALIMOLMAZSA DÜŞÜNCEDE BULUŞALIMAşağıda, sayfa 31 de başlayan 4 sayfalık niyet/dua/istek sayfalarını basın, yazın yada yazdırın sonrada yukarıda belirtilen saatlerde gidin bi taşa sarıp atın denize, yada okuyun sonrada görün bakın neler değişiyor düşüncelerimiz birleşinceKendi ülkemizde, ANADOLU’DA özgür, sağlıklı, mutlu, huzurlu,bilgece, zengin, kardeşçe, insan gibi yaşamak için ve ülkemiz Afganistan, Irak, Libya, Gambiya gibi olmadan önceBu ülke için dökülen kanların yerde kalmaması içinBütün Dünyada Barış, Özgürlük, Bilgelik, Mutluluk, Huzur, Sağlık, Zenginlik olması içinKorkuyu yenip, ayağa kalkmak, içimizdeki Tanrı’nın Işığına ulaşmak zamanıHaydi Dünya’nın, Türkiye’nin neresinde olursan ol 1 Haziran’ dan 11 Hazirana kadar ve daha sonra da her ayın 1’ inde deniz, su kenarına git ve bu duaya,istekler listesine, kendin, sevdiklerin ve Dünyadaki canlılar için yazdığın şeyleri de ekleyerek taşa sarıp, suya at (lütfen suda çözünen kağıt kullanınız)su iletsin bütün evrene isteklerini sonsuza kadar. Eğer bulunduğun yerde su yoksa, sevdiklerinle toplan ve toplu halde buna inanarak ve hayal ederek oku, yada düşün. Yada gönderebildiğin kadar kişiye gönder. Yada otur aşağıda yazanları düşünerek Kuran oku. Yada su ile iletişim parçasındaki ritüeli dene ve istediklerini hergün hayal et (aşağıdaki bilimsel metinleri oku, ve bulursan ‘Ne biliyoruz ki’ ve ‘Tavşan deliği’ CD’lerini seyret)Bunu bize Amerika’da Üniversite hocamız öğretmişti. Çok işe yarıyor. O zamanlar ben ve çevremdeki insanlar bunları uygulayarak ne istediysek ulaştık. Tabii bizim kendimizin ve dünyanın, evrenin iyiliği için olan istekler. Yalnız dikkat edin kendinizle ilgili isteklerinizi çok detaylı yazmalısınız. Mesela yeni bir kız ya da erkek arkadaş yada eş için o kişide olmasını istediğiniz özellikleri yazıyorsunuz ve evrendeki en uygun kişi size geliyor hem de çok kısa zamanda, evrende büyük bir internet ağı (kozmik ağ) var. Yalnız dikkat edin bir arkadaşım istediği eş özelliklerini yazarken sağlıklı olsun diye yazmayı unutmuş. 30 özelliğin nerdeyse tamamı tutuyordu ama karşısına çıkan kişi ruhen hastaydı.(İçinizde Kötü dilekler yazanlarda olabilir, sadece zaman kaybedersiniz çünkü su sadece evrenin, canlıların iyiliğine olan şeyleri iletir)Yukarıda yapmanızı istediğimiz şey ta eskiden beri Şamanlar, Maya, Aztek, Sümerlerde bilinen ve şimdide bizim yüzyılımızda tekrar bilimin ispatladığı ve pek insanlarla paylaşılmayan etkisi çok güçlü olan bir ritüel. Beyin gücümüzü birleştirince yapamayacağımız hiçbirşey yok.Çünkü hepimiz tek bir vücuttaki hücrelerizÇoğunuz hapishanelerde yapılan deneyleri duymuşsunuzdur. Deneyin birinde, hapishane görevlileri 1. koğuştan değişik yaşlarda mahkumlar seçiyorlar ve onlara piyano çalmak gibi zor olan yeni bir şey öğretmek için çalışmaya başlıyorlar. Yaşlı mahkumlar çok çabuk pes edip bırakıyor. Piyano çalmayı 1 kişi öğrendikten hemen sonra diğer mahkumlar çok daha hızlı öğrenmeye başlıyor. Daha önce bırakan yaşlılar bile hızla piyano çalmayı öğreniyor. Ve belirli bir süre sonra, görevliler piyano çalmaktan yada 1. koğuştakilerin ne yaptığından haberi olmayan 2. koğuştaki mahkumlara da piyano çalmayı öğretmeye kalkınca sonuçlar şaşırtıcı. Çünkü genç, yaşlı hepsi ilk gruptan çok daha hızlı öğreniyor. Ve bilim adamları biz hiç farkında olmadan, sadece düşüncelerimizle çevremizdeki insanların düşüncelerini ve çevremizdeki herşeyi etkilediğimiz sonucuna vardılar. Amerika İnsan, dinler, Allah hakkındaki gerçekleri saklıyor.Canlı örnek: Japonya da, 350 bin kişi kirli bir su kenarında birleşerek, dua ederek, aynı anda suyun temiz olmasını, temiz olduğunu düşünüp, hayal ederek suları temizliyorlar. Düşüncelerimizi iyilik için birleştirince birlikte her şeyi yapabiliriz.Dilediğiniz iyi şeyleri duayla daha şimdiden elde etmiş olduğunuza inanın, dileğiniz yerine gelecektirMevlanaBiz daima gerçeği arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza ikna oldukça söylemeye cesaret gösteren İNSANLAR olmalıyız (M. Kemal ATATÜRK)Beyninde ne düşünce varsa, beynin, sahip bunu istiyor deyip onu yapıyor, beynindeki iyi yada kötü şeyleri ayırt etmiyorO yüzden pozitif düşünÇAĞRITanrı ellerimizdirTanrı yüreğimiz, aklımız,her yerde var olan Tanrı,toprakta, taşta,tunçta,tuvalde,çelikte ve plastikteve bestecisi sayılarda ve satırlarda ulu uyumların.İnsanlar sizi çağırıyorum:kitaplar,ağaçlar ve balıklar için,buğday tanesi, pirinç tanesi ve güneşli sokaklar için,üzüm karası, saman sarısı saçlar ve çocuklar için.Çocukların avuçlarında günlerimiz sıra bekler,günlerimiz tohumlardır avuçlarında çocukların,çocukların avuçlarında yeşerecekler.Nazım HikmetBütün Dünyadaki ve Türkiye’deki SİZLERE sesleniyoruz, ben(=sen) 77 yaşında emekli bir anneanneyim, bu duayı (istekleri, niyeti…) 11 yaşındaki torunum Güneş, ve 20 yaşındaki torunum Deniz ile birlikte hazırladık. Bu yazdığımız önerdiğimiz şeyleri de, yıllar önce öbür tarafa göçmüş olan sevgili eşim Dr. Eyüp’ün anısına atfediyoruz. Atatürk hariç, bize ne kadar küçük, yetersiz, aptal, yalnız olduğumuz öğretildi (Atatürk’ün söylev’ini, Atatürk’ün gençliğe hitabesini, Prof. Oktay Sinanoğlu’nun ve Turgut Özakman’ın kitaplarını ve Wilhelm Reich’ın ‘Dinle küçük adam’ını okuyun). Ve çok çok çok çok çok çok korkutulduk ve kendimize içimizdeki Allah’ın/Tanrı’nın ışığına yani içimizdeki güce yabancılaştırıldık. Oysa Tanrı Kuran’da size şah damarınızdan daha yakınım diyor. Ben eskiden çoğunuz gibi Tanrıdan çok korkardım (Cehennem, Şeytan …. Vs. yüzünden) o yüzden de, konuların içine daldıkça geceleri korkulu rüyalardan uyuyamazdım. Ve sonunda bir gün Allah’a en yakın yere bir tepeye çıktım ve dedim ki Allah’ım eğer sen (beni yaratan, evrenleri yaratan) korkulacak bir şeysen beni şuracıkta çarp, ve o sırada bunu bütün atomlarımda hissederek söyledim ve bir şey olmadı. Ve o günden beridir de Allah’ın ışığının içimde olduğunu bilerek ve her şeyi severek, sayarak yaşadım ve en önemlisi Allah’ı severek korkmadan, ölümden bile. Lisede başkalarının ve kendimin de aptal sandığı ben (=sen) Dünya çapında işler yaptım. Hayatta istediğim her şey oldu. Ve ölmeden önce de en büyük isteğim Anadolu’daki, Dünya’daki ezilen, aldatılan insanların, hayvanların ve toprakların özgürlüğü. Çünkü, Mevlana, İbn-i Sina, Mimar Sinan, Fatih Sultan Mehmet, Einstein, Leonardo Da vinci, Mozart, Atatürk…... gibi içimdeki Tanrının ışığıyla aynı rezonansı yakalamaya çalıştım hep. Bunu yapabilmek hepinizin elinde, aciz değilsiniz. Yeter ki istediğiniz şeylerin olacağına inanın günde 40 kere tekrar edin ve gözünüzü kapatıp hayal edin (Silva, zihin kontrol metodunu okuyun – Jose Silva). Mevlana sahip olduğu yetenek ve mucizeleri geliştirmek için arada sırada 40 gün odasından çıkmayıp, arada küçük bir ekmek ve su alırmış. Görme ve sindirim sistemimiz ne kadar az çalışırsa beyninize o kadar çok enerji gider, ve mucizevi şeyler yaşamaya başlarsınız. Kuantum fizik, biyo-fizik, uzay çalışmaları, eski kültürlerden öğrenilenler bizlerin ne kadar müthiş varlıklar olduğunu gösteriyor. Uzay hakkında öğrenilen şeyler sadece %4 (dünyadaki araçlarla keşfedilen ve anlaşılan kısım), geri kalan %23 lük karanlık madde ve %73 karanlık enerji hakkında bir şey bilinmiyor. İnsan hakkında öğrenilenlerde bu kadar az. İNSAN için bilinen en önemli keşiflerden birisi, görünen Dünyada beynimiz Beta dalga boyunda işlev görüyor (bütün kötülüklerin yapıldığı dalga boyu), biraz rahatlayıp Alfa dalga boyuna yada bazı tekniklerle ulaşılan Teta dalga boyuna geçtiğinde mucizevi şeyler yapmaya başlıyor İNSAN. Ve en önemlisi İNSAN beyni Alfa Ve Teta dalga boyunda hiçbir kötülük düşünemiyor, yapamıyor.Şu anda SES’LE insanların DNA sının değiştirildiği, bazı güçlü araçlarla suni depremlerin yapıldığı, insanların sindirim ve görme duyularını tamamıyla en aza indirerek mucizeler gösterdiği bir Dünyada Türkiye gibi ülkeler daha da çok sömürülmek ve kullanılmak için her geçen gün daha da ilkelleştiriliyor, cahil bırakılıyor. Ve bunu dini kullanarak yapıyorlar. En başta kadınlardan korktukları için onları çok ama çok güçsüz ve küçük hissettiriyorlar. En başta kadınların başını kapatması zorlanıyor, oysa Kuran da böyle bir şey yok, Kuran’ı çevirenler erkek olduğu için onların isteğine göre yapılmış (Bknz. Kuran, Elmalılı Hamdi, Dr. Nusret Kaya, Prof. Yaşar Nuri Öztürk,). En önemlisi de evrende başı boş dolaşan bir enerji var ve bu enerji ancak vücudumuzun açık yerlerinden bize ulaşıyor, en basiti eliniz, yüzünüz her gün 5-10 dk güneşte kalsa D vitamini ihtiyacınız karşılanıyor. Bunun gibi insanın başından ve derisinden vücuduna giren enerjiyi kadın başını ve vücudunun her yerini kapattığında erkek kadar alamıyor. Başı kapalı ve açık insanlarla deney yapılmakta ve değişik sonuçlar elde edilmektedir. Haydi kadınlar kalkın ayağa ve haklarınız için uğraşın. Ve en komiği son 8 senedir başını rahibeler gibi bağlayan, bacağında daracık kot, yüzü aşırı makyajlı, kısa etekli, bacağı açık kızlar belirmeye başladı. Bu giyim tarzının zaten dinle alakası yok. Tanrıya başınızı kapattığınızda değil ancak ve ancak bütün varlıkları sevdiğinizde, dürüst ve ahlaklı olduğunuzda, bilge ve mutlu olduğunuzda, haklarınızı savunduğunuzda daha yakınsınız (Bknz. Kuran). Allah koyun olmanızı isteseydi insana koca bir beyin vermezdi. Ve ilk surede oku ve yaz ki beynin gelişsin demez di. Psikologların istatistiklerine bakın Kuran’la alakasız şekilde dini açıdan zorlanan gençler ruhen hasta oluyor. 1950 lerde başlayan beyin yıkama, son 8 senede artan ablalar/ abilerin olduğu yerlerde yetiştirilen gençleri yaşayan ölülere dönüştürüyor. 1950 lerden beri F.G’in açtığı okullarda taze beyinler yıkanmaya devam ediyor. Lütfen Allah asıl onun size verdiği aklı kullanmazsanız sizi yok eder (Kuran). Eğer Allah’a inanıyorsanız kader’ede inanıyorsunuz demektir. Türkiye’nin başına Atatürk’ü getiren Allah. Peki nedir Amerika güdümlü bu baştaki gerici insanların Atatürk’le alıp veremediği. İslam ülkelerinin kalkınmasını önlemek için dini kullanıp Türkiye’yi mağara devrine çekmeye çalışıyorlar. Ama yapamazlar. Kurtuluş savaşını yapmış dedelerin, ninelerin torunlarıyız. İçimizde o şevk ilk günkü gibi. Aşağıda verilen bilimsel bilgileri okuyunca beyin gücünün ne kadar müthiş bir şey olduğunu ve bizim gibi ülkelerin neden cahil kalmasını istediklerini daha iyi anlayacaksınız. Düşünün Hollanda gibi kaynakları kısıtlı, küçücük bir ülke kadar bile olamadık. Eğer biz ayağa kalkıp şu anda haklarımızı savunmazsak daha sonra çok daha ağır bedeller ödeyeceğiz. Amerika Konya’da üretilen sağlıklı buğdayları çok ucuza alıp ve kendi ürettiği fareli ve GDO’lu buğdayları bize çok pahalıya satmaya devam edecek (baknz. TMO). Topraklarımızı, fabrikalarımızı alıp sonra kendi insanlarını yerleştirip Türk halkını da hizmetçi, tuvalet temizlikçisi yapıyor, hatta işten atıyor. Eğitim dilimiz yavaş yavaş ingilizceye doğru kaydırılıyor. Bizim cahil halkımız bunu bi halt sanıyor ve ses çıkarmıyor. Oysa bilimde ilerlemek için insanın kendi dilinde eğitim yapması gerekli. Dilimiz kaybolursa her şey kaybolur. Haydi hep birlikte ayağa kalkalım, torunlarımızı, çocuklarımızı kendi ülkemizde, yabancı ülkelerin insanlarının tuvaletlerini temizlemekten kurtaralımAnkara üniversitesi ve ODTÜ öğrencileri arasında bir çalışma yapıldı. Bu üniversiteleri kazanan gençlere, üniversiteye başlamadan önce bir zeka, bilgi testi yapıldı, ODTÜ yü kazanan öğrenciler daha başarılı oldu. Sonra aynı gençlere üniversiteyi bitirdiklerinde yine aynı test yapıldığında Ankara Üniversitesinde okuyanların daha başarılı olduğu görüldü. Buda kendi dilinde eğitim yapmak ne kadar önemli onu gösteriyor.Mevlana dil gönlü yüzdüren gemidir demiş (Bknz. Prof. Oktay Sinanoğlunun kitapları, dünyada en genç profesör olan kişi, MIT profesörü). AB ye üyeliğin birinci şartı anayasadan ‘hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir’ hükmünün kaldırılmasıdır. Ve bunu satılık medya ve devlet hiçbir zaman gündeme getirmez. Silkinin ayağa kalkın, insan gibi yaşamak hakkınız. Haydi insan gibi insanlar, gençler, kadınlar, çocuklar, adam gibi adamlar ülkemizi kurtaralım.1980 sonrası Turgut Özal sayesinde yok edilen sanayinin tekrar canlanması, AKP döneminde biten hayvancılık, tarımın tekrar canlanması için, çocuklarımız gelecekte özgür olsun, diye haydi aşağıdaki duayı okuyun yada suya bırakın.İngiliz sömürgesi olan Gambiya gibi olmamak için haydi. Gambiya halkına ‘sanayisiz kalkınma modeli’ önerdiler. Kıyılara otel yapın, alışveriş merkezleri açın biz turist göndereceğiz dediler. Halk kabul etti, ve sanayiden vazgeçti. Sonra kıyılara oteller kuruldu, adım başı alışveriş merkezi kuruldu. Aynı bizim Antalya gibi deniz kıyılarında yapılan oteller ve Türkiye’nin her yerinde mantar gibi biten alışveriş merkezleri gibi. Sonra İngilizler turist gönderiyor ama yeme içme dahil 5 dolara. Gambiyalılar itiraz eder. İngilizlerde canınız isterse, bizde turist göndermeyiz derler.Kısa sürede iflas ederler. Sonra İngilizler otelleri çok ucuza alır. Ve şu anda Gambiyalılar kendi ülkelerinde İngilizlerin satın aldığı otellerin tuvaletlerini temizliyorlar. Gidin Türkiye’nin kıyılarındaki Köylülerle konuşun, tarlalarını satmışlar. Yerine otel kurmuş ingilizi, fransızı, amerikalısı ve şu anda köylülerin çocukları o otellerde sosyal güvencesi olmadan, hemde içki, kumar, eroin gibi şeylere de alıştırılarak kayboluyorlar. Köylüler dizlerini dövüyor. Bütün bunlar Turgut Özal’ın Türkiye’ye dayattığı ‘sanayisiz kalkınma modeli’ ile oldu. Türkiye’nin tarım arazilerinin çoğu gizli kanunlarla yabancılara satıldı. Bütün kıyıları satılıyor, değerli arazileri satılıyor.Yakında haydi bu topraklar bizim dediklerinde ne yapacağız Filistin gibi olmadan haydi ayağa kalkıp bizim olanları savunalım. İngilizler Gelibolu’daki sit alanlarının bile 80 yıl sonrası planlarını yapmışlar. Çünkü 80 yıla kadar oradaki sit alanları kalkar diyorlarmış ve oralara oteller kuracaklarmış.Bakın artık korkuları bile kalmadı, bu salak halk uyuyor nasıl olsa deyip artık her şeyi açık açık yapıyorlar. Anaokulu çocuklarına bile yabancı öğretmen getiriyorlar. Bizim kendi öğretmenlerimiz işsiz gezerken yapılanlara bakın. Fabrikaları alıp Türkleri işten çıkarıyorlar. Topraklara bir şey ekilmesin, tohum yetiştirilmesin diye çiftçimizi tehdit ediyorlar, bankaları satın alıyorlar, su kaynaklarını satın alıyorlar, telekom’u daha neleri neleri satın alıyorlar Artık örümcek ağlarından temizle kafanı ve ayağa kalk. Kendi ülkende işsiz, evsiz, fakir konuma getirildin. Yakında bizi bu topraklardan da kovacaklar. Çünkü yabancılara satılan toprak sayısı inanılmaz derecede arttı. Bizim başka gidecek ülkemiz yok. HAYDİ ANADOLU, HAYDİ TÜRKİYE KALK AYAĞA SENİN OLANI KORU, KURTAR. En başta, dil’ini koru, Türkçe giderse her şey gider. Çocuklar anne babalarınıza dersler İngilizce olunca konuları tam anlamadığınızı anlatın. Onlarda özel okullara senede 10.000 20.000 TL vererek iyi bir şey yaptıkları uykusundan uyansınlar. Bakın Türkiye’deki hangi üniversitelerin bilime katkısı daha çok.Haydi geç olmadan, haydi Türkiye haydi, Aşağıdaki duayı yaz yada makinede yazdır, sonra denize, göle, nehre bırak yada 1ve 11 Haziran arası saat 12-2 arası yürekten hissederek oku. Ve her ayın 1inde başında yine 12-2 arası aynısını yap. Haydi kurtaralım kendimizi bu şeytana tapanlardan, kan emicilerden. Kuran’da yazmadığı halde halkın bir kısmını saçma sapan sözlerle kandıran misyonerlere (Türkiye’yi yok etmek için Türkiye de Türk gibi yaşayan yabancı ajanlar)karşı; haydi herkes deniz, göl, nehir kıyısına.BİRŞEYLERİN BU ŞEKİLDE DEĞİŞECEĞİNE İNANMAYANLAR AŞAĞIDAKİ BİLİMSEL YAZILARI OKUSUNKAYNAKLAR:SUYUN HAFIZASI VAR!Fransız bilim adamı Dr. Jacques Benveniste, araştırmalarda DNA hücrelerinin belli bir frekansta foton (ışık) yaydığını, farklı hücrelerin farklı frekansta titreştiğini, farklı titreşimdeki iki hücre yan yana geldiğinde yeni bir frekans oluşturup birlikte bu frekansta titreşmeye başladıklarını ve elektro manyetik dalgalar ile bir çağlayan yaratıp ışık hızında yolculuk ettiğini keşfetmiş. 1980'lerde başlattığı çalışmalarında suyun hafızası olduğunu anlamış. Suya bir madde ekleyerek bunu 1 milyon kez sulandırmış ve özel bir alet ile aşırı hızda karıştırarak o maddenin yok olacağını tahmin etmiş ama hala maddenin suda mevcut olduğunu görünce deneylere defalarca milyonlarca kez daha sulandırarak devam etmiş. Ancak ne kadar sulandırsa da suyun içine en başta eklenmiş olan maddenin yok olmadığını tespit etmiş. O zaman suyun yüklenen maddeyi bir şekilde hafızaya kaydettiğini anlamış. Bir başka deneyinde suya bir zehir yerine sadece zehirin frekansını yüklemiş ve aynen zehirin kendisi eklenmiş gibi içine koyulan sinekleri öldürdüğünü tespit etmiş.Benvenistenin araştırmalarını şüphe ile karşılayan Queens Belfast üniversitesi Profesörü Madeleine Ennis Avrupa ülkelerinde yelpazelenen bir araştırma grubuna katılmış. Fransa, İtalya, Belçika ve Hollanda'dan oluşan ekip Profesör M. Roberfroid tarafından koordine edilmiş. Belçika Katolik Üniversitesinde, Benvenistenin kullandığı orijinal deneyin daha rafine edilmişini kullanarak, yapılan uygulamayla ilgili her dört laboratuardaki bilim adamları deney solüsyonlarının içinde ne olduğunu bilmeden çalışmışlar. Hatta tüplerin bazılarında sadece saf su varmış. Tüm deney bağımsız bir bilim adamı tarafından koordine ediliyormuş. Bu kişi tüm solüsyonları kodluyor ve bilgiyi topluyormuş ama deneylerde bil-fiil çalışmıyormuş, bu yüzden yalan ve dolana yer kalmamış. Yapılan tüm deneyler Benveniste'nin sonuçlarını desteklemiş. Benveniste buna karşılık "12 sene önceye, bizim başladığımız noktaya gittiler" demiş. Benveniste ayrıca "Biyokimyevi maddelerin yaydığı sinyal kaydedilip internet aracılığı ile dünyaya yayılabilir ve bu sinyal biyolojik hücreleri sanki gerçekte o madde varmış gibi etkileyip değişim yaratır" demiş.Unutmayalım ki; insan bedeninin %85'i sudur. Düşüncelerimiz ve konuştuklarımız bedenimizdeki suya kaydedilir ve o kalitede yaşarız. Şeklimizi, sağlığımızı ve hayatımızı biz oluştururuz. Yaşam muhteşem bir enerjisel danstır, frekansların uyumu, birleşmesi, çatışması, iç içe geçmesi, aşağı-yukarı, sağa-sola, zıt yönlere dalgalanmasının dansı.Masaru EMOTO"İÇİNDE SU OLAN ŞİŞENİN ÜSTÜNE YAZILMIŞ VEYA SÖZEL SÖYLENMİŞ OLAN SÖZCÜKLER, DÜŞÜNCELER, SUYA ÇALINMIŞ OLAN MÜZİK VEYA OYNATILMIŞ FİLM İLE SUYUN YAPISAL ÖZELLİĞİ DEĞİŞİR."Yaratıcı Japon bilim adamı Emoto'nun çalışmasında somut kanıtlarla insanın titreşimsel enerjisinin, düşüncesinin, kelimelerin, fikir ve müziğin, hatta son yaptığı çalışmalarda suya oynatılan filmlerin dahi suyun moleküler yapısını etkilediğini ispat etmiştir. Su bu gezegendeki yaşamın kaynağıdır. Beden bir sünger gibidir ve hücre denilen, sıvı dolu trilyonlarca odacıktan oluşur. Yaşamımızın kalitesi sıvımızın kalitesi ile direk bağlantı halindedir. Su son derece uyumlu bir maddedir. Fiziksel şekli kolayca bulunduğu ortama adapte olur. Fakat değişen sadece fiziksel şekli değildir, moleküler şekli de değişir. Çevreden aldığı enerji veya titreşimler suyun moleküler şeklini değiştirir. Bu anlamda su sadece görsel olarak çevresel durumu yansıtmaz, aynı zamanda moleküler anlamda da yansıtır.Bay Emoto görsel anlamda bu moleküler değişimi belgelemekte. Su damlacıklarını dondurup fotoğraf çekme kapasitesi olan bir karanlık alan mikroskobu altında inceliyor. Yapılan çalışmalar çevresel etkilerin suda yarattığı moleküler değişimi açıkça ortaya koymakta. Bay Emoto dünyanın değişik kaynaklarından alınan ve değişik durumlarda olan suyun kristalize şekillerinde birçok büyüleyici farklılıklar keşfetmiş. Akarsulardan ve kaynaklardan alınan su çok güzel geometrik şekilleri olan kristal desenler gösterirken, sanayi ve yerleşimin yoğun olduğu yerlerden alınmış kirli ve toksik su ile su borularında, depolarda bekletilen durgun su damıtılmış olsa bile kesin olarak şekilsel bozukluk ve rast gele oluşmuş kristal şekiller oluşturuyor.Damıtılmış suFujiwara barajı kirli suFujiwara barajı duadan sonraAşk ve takdir..."Beni hasta ediyorsun, seni öldüreceğim. ""Arigato"(Japonca "Teşekkür ederim.")Gölün duadan önceki kirli suyuDuadan sonraki hali500 ml. grupça dua edildikten sonraki kristalBeethoven'in Pastoral'iHeavy Metal müzikKawachi yerel dans müziğiTibet sutrası Sanbuichi Yusui kaynak suAntartika'dan buzul suyuJaponya/Biwako Gölü'nden su - Kirliliğin günden güne arttığı bir gölKaynak suyu - Lourdes, FransaFujiwara Barajı'ndan su Duadan önce Fujiwara Barajı'ndan su - Duadan sonraSanbu-ichi Yusui kaynak suyu - JaponyaShimanto Nehri - Japonya'daki son temiz akarsu kabul ediliyor.Adolf HitlerRahibe Teresa Bu fotoğraflar suyun inanılmaz yansıtmalarını gösteriyor. Canlı ve her duygu ve düşüncemize tepki veren bir madde. Suyun, çevresindeki titreşim ve enerjiyi kolayca kopyaladığı açıkça ortadadır. Su, bir şey söylendiğinde, ona aktarıldığında, anında etkilenmekte.Fotoğraflardaki dondurulmuş sulara, dondurulmadan önce ya sözel olarak veya şişenin üstüne yazılarak resimlerin altında yazılı kelimeler yüklenilmiş. Su, kelimelerin enerjisini kopyalıyor ve görüntü olarak şaşırtıcı bir şekilde kelimenin manasını yansıtıyor. Kelimelerin enerjisel frekansları suyun moleküler yapısını değiştiriyor. Yapılan araştırmada ayrıca suya müzik çalınmış, film de oynatılmış. Örnek fotoğraflarda kelimelerin ve müziğin etkisini görebiliyorsunuz. Film oynatıldığında korku filmlerinin, şiddet içeren filmlerin kötü bir etkisi olup, şekil bozuklukları yarattığı görülmüş. (Bu yüzden sizlere bu tarz filmleri hiç seyretmemenizi veya mümkünse hiç olmazsa hemen uykudan önce seyretmemenizi tavsiye ederim. Uykudan hemen önce yapılan şeyler bilinçaltına daha çabuk yerleşir ve etkiler.)Su hücreler arası bilgi alış-verişini sağlar. Bu şekilde var olabiliyoruz. Sizin gün içinde düşündüğünüz ve söylediğiniz her şey tüm hücrelerinizi etkiler, çünkü bedeninizdeki su bunların enerjisini kopyalayıp hücrelere dağıtır. Dolayısı ile siz bir bakıma düşündüğünüz ve konuştuğunuz şeyler olursunuz, bedeninizi de etkilersiniz. "Ben hep hasta olurum." dediğinizde içinizde dolaşan su o kaliteye bürünüp bunu hücrelere iletir. "Beni hasta ediyorsun, seni öldüreceğim" cümlesi yüklenilmiş olan suyun fotoğrafına bakınız. Düşündüklerinizin ve konuştuklarınızın kalitesinde yaşarsınız. Tüm hayatınız ve sağlığınız hücrelerinizde var olan, atalarınızdan aktarılan ve kendi geçmişinizden gelen bedeninizdeki sudaki bilgilerin kaydıdır.Bir başka örnek var:Solda "Teşekkür ederim!", sağda "Seni aptal!"Yandaki resimde Japonya'da iki ilkokul talebesinin, okul için yaptığı bir deneyin sonucunu görüyorsunuz. İki farklı şişeye pişmiş pirinç koyup şişenin birine "Teşekkür ederim!" diğerine ise "Seni Aptal!" diye yazmışlar. Bir ayın sonunda "Teşekkür ederim!" yazılan pirincin renginin sarı ve kokusunun helmelenmiş pirinç gibi olduğunu ve "Seni Aptal!" yazılan pirincin ise simsiyah ve kötü kokulu olduğunu, pirincin bile kelimelerden etkilendiğini görmüşler. Bu deney yayılmış ve dünyada birçok değişik insan aynı deneyi tekrarladığında aynı neticenin elde edildiğini görmüşler. Siz de deneyebilir, farklı kelime veya cümlelerle ne tür netice elde ettiğinizi görebilir, söz ve düşüncenin etkisini bizzat gözlemleyerek yaşayabilirsiniz.Masaru Emoto'yla ilgili ayrıntılı İngilizce bilgi için:http://www.masaru-emoto.net ve http://www.hado.net/index2.html sayfalarını ziyaret edebilirsiniz.Masaru Emoto'nun bilimsel çalışmaları, fotoğrafları ile yayınlanmış olan "The Message from Water" isimli kitabında bulunuyor. www.amazon.com'da DVD olarak da bulabilirsiniz.Dr. MASARU EMOTO  ve  SU KRİSTALLERİ  MUCİZESİ Su!  Üzerinde yaşadığımız dünyanın büyük bir bölümü sudan oluşmuştur, aynen  bizim bedenlerimiz gibi. Ancak,  öncü bir Japon araştırmacının su ile ilgili olan fotoğraflarla doküman haline getirilmiş şaşırtıcı keşfini öğrenene kadar  biz su hakkında çok az şey biliyorduk.    Bu keşif  bize bilmediklerimizi öğretti ve üzerinde yaşadığımız dünyanın en kıymetli kaynağı  ile ilgili olarak yeni bir şuur seviyesine ulaşmamızı  sağladı.Dr.Masaru Emoto 1943 yılında Japonya da doğdu uluslarası ilişkiler ağırlıklı olarak aldığı üniversite eğitiminden sonra ikinci bir üniversite eğitim aldı ve Alternatif Tıp Doktoru oldu.  Su kristalleri fotoğraflarını ‘’Suyun Verdiği Mesajlar’’ isimli iki kitabında yayınladı ve bu kitaplar tüm dünyada 400 bin adet sattı. Dr.Emoto’nun su araştırmasını bu kadar popüler kılan nokta ise onun bu araştırma ile ispat ettiği düşünce ve duyguların fizik realiteyi etkilediği gerçeğidir.  Aynı yerden alınan su örneklerine yazılı ve sözlü kelimelerle veya  müzikle  değişik niyetler, düşünceler yönlendirildiği, odaklanıldığı zaman ‘’su kendi ifadesini değiştimektedir’’.Temel olarak Dr.Emoto suyun ifadelerini yakalamayı başarmıştır.  Geliştirdiği teknikte çok soğuk bir odanın içinde son derece güçlü bir mikroskop ve çok yüksek hızlı bir fotoğraf çekim şekli uygulamıştır. Bu teknikle henüz oluşmuş donmuş su kristallerini fotoğraflamıştır. Ancak, değişik bölgelerden alınmış su örneklerinin hepsi kristalize olamamaktadır. Örneğin, çok kirli nehirlerden alına su örnekleri sadece suyun içinde bulunduğu hali, durumuu gösterirler. Dr.Masaru Emoto donmuş suda oluşan kristallerin kendilerine belirli düşünceler yoğun olarak yönlendirildiğinde değişiklik gösterdiğini keşfetmiştir (düşüncenin şekline göre su kristalleri değişiklik gösterir).Yapılan deneyler sonucunda çok temiz kaynaklardan gelen su örneklerinin ve kendilerine sevgi dolu sözcükler söylenen su örneklerinin  aynen kar tanelerinin modeline benzeyen çok parlak, yoğun motifli, simetrik  ve çok renkli desenler oluşturdukları görülmüştür. Buna karşılık çevre kirliliğinin çok olduğu bölgelerden gelen su örnekleri veya negativ düşüncelere maruz bırakılan su örnekleri ise koyu renkli, asimetrik ve tamamlanmamış motifler oluşturmuşlardır. Bu araştırmanın ve keşiflerin sonuçları bizim üzerinde yaşadığımız dünyayı ve kendi sağlığımızı nasıl positiv olarak etkileyebileceğimizi  göstermiş ve devrim niteliğinde şuursal bir farkındalık yaratmıştır. Dünyanın her tarafından konferanslar vermek üzere davet edilen Dr.Emoto Japonya, Avrupa ve Amerika da canlı deneyler yapmış ve düşüncelerimizin, davranışlarımızın, duygularımızın çevre üzerinde ne kadar derin etkileri olduğunu göstermiştir. Bu konu ile ilgili olarak  Amerikan Holistik Tıp Derneği Başkanı ve aralarında ‘’Kutsal Şifacılık’’ isimli kitabı da olan 295 yayını olan  Dr.Norman Shealy şu yorumu yapmıştır: ‘’Dünyanın yarısı sularla kaplıdır ve bizim vücudumuzun dörtte üçü de sudur. Su,  bizim içinde yaşadığımız dördüncü boyutla ruhumuzun beşinci boyutu arasındai bağlantıyı  temsil eder.  Bundan evvel pek çok çalışma,   şifacıların hidrojen birleştirmeleri  veya  suyun infrared ışınları emmesi  ile ilgili gözle görünmeyen etkilerini meydan çıkartmıştır.  Ancak, bu çalışmaların hiçbirisi Dr.Emoto nun zarif çalışması ile boy ölçüşemez.  Düşünce ve güzelliğin etkisi bundan evvel bu kadar iyi bir şeklide hiç anlatılamamıştı.’’Naturally Well mecmuasının editörü olan Marcus Laux ise şöyle bir yorum yapmıştır  ‘’Galile, Newton ve Einstein gibi Dr. Emoto’nun net vizyonu bize hem kendimizi hemde evreni farklı bir şekilde algılamayı göstermiştir. Burada bilim ve ruh birleşerek bizim dünyayı algılayışımızla ilgili inkar edilemeyecek bir kuantum sıçraması yapmış, sağlığımızı kazanarak nasıl huzur yaratabileceğimizi göstermiştir.’’Bütün bunlara ek olarak  şimdilerde  yeni bir çalışma yapan Dr.Emoto  bunu Islam dünyasına hediye edeceğini bildirmiştir.  Bu çalışmada Allah’ın 99 ismi su örneklerinin üzerine yazılmakta ve oluşturdukları su kristali fotoğraflanmaktadır.  Buna örnek olarak ‘’Adl ve Muksit’’ isminin yazılmış olduğu suyun oluşturduğu kristalin resmi Dr.Emoto’nun web sayfasında yayınlanmaktadır. Kaynaklar: Dr. Emoto web sayfası www.masaru-emoto.net/english/entop.htmlwww.whatthebleep.com Dr. EMOTO ve HADO FELSEFESİ  www.hado.com’dan derlenmiştirAraştırmacı Dr.Masaru Emoto Tokyo da bulunan Hado Enstitüsünün başkanıdır.  ‘’Hado’’ fenomeni  ile ilgili yazdığı pek çok kitap vardır.  Japonca da bu kelimeyi meydana getiren iki hece ‘’dalga’’ ve ‘’hareket’’ anlamına gelmektedir. Aşağıda ki tanım ise Dr.Emoto tarafından yapılmıştır ve suyun tabiatı ile ilgili olarak pek çok keşif yapmasına vesile olmuştur. Dr. Emato ya göre Hado tüm maddede atomik seviyede görülen titreşim desenine verile isimdir  ve bunun temeli de insan şuurudur. Yıllar geçtikçe ve Dr. Emoto nun teorisi kabul gördükçe Hado anlayışıda bütün Japonya da yaygınlaştı. Öyle ki bu kelime günlük konuşma dilinin bir parçası oldu. ‘’Buranın hado su çok düşük haydi gelin buradan ayrılalım’’.  ‘’Gelin çevremizin Hado sunu değiştirelim.’’  İşte  bu tip konuşma şekilleri özellikle Emoto’nun devrim yaratan su kristalleri ile ilgili çektiği fotoğrafların yayınlanmasından sonra  Japonya da çok yaygınlaşmıştır. Ancak, resimleri sadece kristalize olmuş bir su molekülü olarak düşünmemek lazımdır.  Dr.Emoto yu Hado fenomeninin öncüsü yapan şey onun DÜŞÜNCE VE DUYGULARIN FİZİK REALİTEYİ ETKİLEDİĞİNİ İSPAT ETMİŞ OLMASIDIR.  Yazılan ve söylenen kelimelerle değişik hado=titreşimler meydana getirmekte ve hatta müzik dinletildiği zaman da su ‘’ifadesini değiştirmektedir.’’  Örneğin insan şükran duygusunu ifade edince bu hemen suya yansımaktadır. Bu konu ile ilgili sıkça sorulan sorulara ve cevaplarına aşağıda yer verdik:-Soru: Su kristali bize ne anlatıyor? Cevap: Su kristalleri meydana gelen titreşimlerin deseni ve görüntüleridir.  Genelde positiv titreşimler güzel bir şekilde oluşmuş su kristalleri meydana getirirler ve kristalizasyon oranı negative titreşimlerin meydana getirdiklerinden daha fazladır.Soru: Su kristalleri neden çeşitli kelimeler ve onların manalarına bağlı olarak değişiklik gösteriyorlar.?Cevap: Bütün lisanlar  tabiatın titreşimlerinden meydana gelir.  Ebeveynlerimiz ve öğretmenlerimizden tarafından eğitildikten sonra biz tabiatın lisanını konuşmaya başlarız.  Ancak, biz küçük yaşlarda onların konuştuğu lisanı nasıl öğrenebildik?   Muazzam büyüklükteki tabiatın titreşimi bizi bu sorunun cevabına yönlendirebilir.  Positive titreşimler güzel sözleri yarattı ve negativ titreşimler ise negativ kelimeler yarattı. Bu evrenin en temel prensibidir. Soru: Şayet suya önce negative bir söz olan ‘’beni rahatsız ediyorsun’’ söylenip ardından tekrar ‘’Sevgiler ve teşekkürler’’ gibi bir ifade söylenirse su gene güzel kristaller oluşturabilirmi? Cevap:Evet, oluşturabilir. Özellikle ‘’Sevgiler ve teşekkürler’’ gibi bir kelime yaptığımız araştırmalara göre en güzel su kristalini oluşturmuştur. Soru: Hangi tip su insanlara en uygun olanıdır? Cevap: Birlikte kendinizi en rahat hissettiğiniz su. Kendinizi su ile yanyana koymaya çalışın. Öyle ki, biz su çeşitleriniz arasından seçim yapabilir ve kendimize en uygun olanını bulabiliriz. Suyu aynen bir erkeği veya kadını sevdiğimiz gibi sevmeliyiz. Soru: ‘’Suyun verdiği Mesajlar’’ isimli kitabınızda delillerle sabit olan bir fotğraf kolleksiyonu var. Bundan da şu sonuca varabiliriz;  hayvanlar, bitkiler, insanlar, organik veya inorganik herşey, kısacası tüm varlık birbirleri ile olan ilişkilerinde muhteşem bir ahenk içindedirler. Diğer taraftan inanıyorumki aynı deneyi tekrar tekrar yapmakta sonuçların aynı veya farklı olup olmadığını görmek açısından büyük fayda var. Cevap: Evrenin sürekli bir akış içinde olduğu söyleniyor. Bu dakika bir sonraki dakikada burada olamaz. Bu bağlamda su kristalleri de aynı sonucu vereceklerdir, ancak deney yapılan ortam aynı kalırsa beklediğimiz gibi aynı sonuçları alırız.  Bu yüzden  kelime deneyleri için el yazısı değilde basılmış harfler kullanıyoruz. Tabii daha kapsamlı bir görüş bildirmek için daha fazla deney yapmamız gerekiyor. Soru: şayet DNA ve insan dokusunun ve virüslerin kelimelere reaksiyon  verdiğini bilseydik bunu tedavi amaçlı kullanabilirmiydik?Cevap: İnsan bedenin yapısı 42 octavdan meydana gelmiştir ve bu frekanslarla ifade edilebilir. Bu da demektirki hem bakteriler hem de mitokondri bu skalada yer alırlar.  Şayet, biz, bunlara denk gelen uygun frekansları yayabilirsek  o zaman bir iletişim imkanı doğabilir.  Zaten şimdi de pek çok insan alternatif tıp uygulamalrı yapıyor, ama bu teori hakkında bilgileri yok. Zaten DNA ve virüslerin yüksek frekans seviyelerinde yer aldığını gördüğümüze göre bu konuda önemli olan şuurumuzu nasıl yönlendireceğimizdir  frekansları konuşmaktansa. Soru: Su da benlik veya rahatsızlık duygusu varmıdır? Cevap: Sonuç olarak su da benlik veya rahatsızlık yoktur. Ancak, suyun misyonu bizim düşüncelerimizi veya önlerindeki herhangi birşeyi taşımak ve çok boyutlu bir nakliyeci olarak davranmaktır.  Su, sürekli olarak verilen bilgileri kopyalar. Su kristali fotoğrafına baktığımızda ilk etapta suyun şuurlu olduğunu düşünürüz. Bu durumda su, projeksiyon yapan  bir yansıtıcı ve ayna görevini yapan tek şeydir. www.hado.com’dan derlenmiştirSu ve Tuz dan başlayarak bizi anlatan, daha sağlıklı olmak için ne yapılması gerek olduğunu ve size anlatılmayan bir sürü şeyi öğreten müthiş bir yazı mutlaka okuyun Su, uzun zamandır artık H2O olarak, tuz da NaCl olarak tanımlanmamaktadır.  Gerçekten bunların arkasında daha fazla şeyler vardır.  Biz de bugün bu konu üzerinde duracağız. Benim adım Peter Ferreira ve biyofizikçi olarak "Institute of Biophysical Research" (Biyofiziksel Araştırmalar Enstitüsü) adlı bir Amerikan Araştırma Enstitüsünün yöneticisiyim.  Almanya'daki temsilcisiyim.  Ve bir araştırma çerçevesinde kendimizi biyofiziksel bakış açısından "Su ve Tuz" konusuna adadık.  Biyofizikçi olarak bitkiler, hayvanlar veya insanlardaki canlılığı araştırıyoruz.  İlk etapta bizi ilgilendiren şey madde değil, saf enerjidir. Su ve tuzu seçmemizin nedeni bedenimizin önemli oranda su ve tuzdan oluşmasıdır.  Öncelikle biyofiziğe kısa bir giriş yapmak istiyorum.  Konunun sadece su ve tuz olmadığını, bilgi (enformasyon) ve şuurluluk olduğunu çok hızlı bir şekilde anlayacaksınız.  Bütün düşünceleriniz ve bunların kaynağı, su ve tuza bağlıdır.  Burada daha sağlıklı olmak için değil, daha şuurlu olmak için belirli bir suyu içmeniz veya tuzu yemeniz söz konusudur, çünkü şuurlu olursanız, otomatik olarak daha sağlıklı olursunuz.Biyofizik, fiziğin bölümlerindendir.  Fiziğe tam olarak baktığımızda, fiziğin doğa bilimi olmadığını görürüz, çünkü fizik ilk etapta mekanikle ilgilidir, tekerleğin mekaniği, daire üzerindeki tekerlek, ve daireye aynı sonuca ulaşmak için sonsuz tekrarlanabilirlik için ihtiyaç duyarız.  Eğer tek ve aynı deneyi 100 defa yaparsak ve aynı sonuca ulaşırsak, o zaman bilimsel olarak "Bu objektiftir, bu bilimsel olarak ispatlanabilir" deriz.  Bu ölü şeylerde çok iyi fonksiyon görmektedir, peki ya canlılarda?  Doğada daire olan hiçbir şey tanımıyoruz, her şey spiraldir, yani aynı noktaya tekrar geri geliriz, fakat yine de bambaşka bir düzlemde. Ortalama olarak 40.000 farklı hastalık tanıyoruz, bunlar için 58.000 farklı alopatik ilacımız var ve bütün bu 40.000 farklı hastalıkla uğraşan yaklaşık 1.200 farklı tıp alanı var.  Biyofizikte "Hastalık" kelimesini biz enerjideki bir açıklık, eksiklik olarak tanımlıyoruz.  Burada eksik bir şeyler vardır ve eğer bunun nedenlerine inersek, o zaman semptomlar kendiliklerinden ortadan kalkacaklardır.  Çünkü eğer sadece semptomları tedavi edersek, muhtemelen alopatik ilaçlarla, o zaman semptomu bastırmış ve sonuç olarak bir şeyleri bloke etmiş oluruz.  Hastalıklarla mücadele etmek yerine, onları tanımalıyız, çünkü hastalık çok iyi bir arkadaş olabilir, çünkü hastalık bize bir şeyler söylemeye çalışır, bizi farklı bir yöne sevk etmek için bizi değiştirir.  Eğer bunu sadece bloke eder ve bastırırsak, çünkü bu daha rahat bir yoldur, o zaman bu aynen arabanızla tatile gidersiniz ve bir süre sonra kırmızı uyarı lambanız yanar, çünkü motorda yağ kalmamıştır, bu sizi rahatsız ettiği için de lambanızın üzerine sakız yapıştırıp kapatmanıza benzer ve en geç birkaç kilometre sonra motoru sararsınız ve bütün arabayı bozarsınız.  Bedenimizi de bu şekilde görmeliyiz.  Son yıllarda çok fazla kimyasal olarak yönlendirildik.  Endüstrileştik ve kimyasallaştık.  Yemek yerken neye dikkat ediyorsunuz?  Vitaminlere, minerallere, diğer elementlere, içinde ne kadar enzim olduğuna, hangi albümin yapılarının ve benzerlerinin olduğuna ve sonuçta bunlar sadece kimyanın konusudur. "Yaşamsal gıda" kelimeleriyle başlayalım.  "Yaşamsal gıda" demek, yaşam aracı demektir, yaşamın kendisini ortaya koymaz, onun sağlayıcısıdır.  Fakat eğer biz aracı olunacak bir şey kalmayacak şekilde işlemlerle bütünlüğünü bozarsak, o zaman yaşamsal gıdadan da söz edemeyiz, o zaman buna "ölümcül gıda" demeliyiz.  Bu bizim maddeci düşüncemizden dolayıdır, çünkü her şeyi maddeyle ilişkilendiririz, yani kimya ile.  Kimyanın maddeyi saptamasına, fiziğin ise, değiştirmesine rağmen. Burada söz konusu olan enerjidir ve enerji, bilgiden (enformasyon) başka bir şey değildir ve biz fiziksel açıdan biliyoruz ki, enerji asla yok edilemez.  Eğer enerji, yaşamla özdeşleştirilirse, o zaman bu yaşamın yok edilemeyeceği anlamına gelmektedir.  Burada yaşamın amacını da düşünmeye başlamak zorundayız.  Prensipte hepimiz kendimizi gerçekleştirmek, şuurumuzu genişletmek için buradayız.  Burada gerçek doğa bilimine, yani matematiğe geliyoruz.  Bunun adı neden "Matematik"tir.  "Ma" madde, "te" tanrısal, "mati" ruhsallık.  Bu mükemmel bir üçgen ortaya koymaktadır.  Bu matematik, henüz bilim tanrısal öğretiden ayrılmadığı zaman ortaya çıkmıştır (oluşmuştur).  Eğer enerjiyi hayat ile özdeşleştirirsek, ki öyledir; o zaman bu, hayatı da yok edemeyeceğimiz anlamına gelir.  Bu üçlü birlik, oluşuma kadar geri gitmektedir ve matematiğin bu üçlü birliği polarize olmak, maddeleşmek için yakaladığı yer, hepimizin bildiği gibi her şeyin başlangıcı olduğu yerdir.  Ve yaşamın amacı, bu birliğe geri dönmektir. Bu yol için enerjiye ihtiyacımız vardır.  Herkesin bedeninde 100 Watt'lık bir lambayı yakacak kadar çok akım, elektrik vardır.  Biz bu elektrikle ilgilenmekteyiz.  1984 yılında İsviçreli Atom Fizikçisi Dr.  Carlos Rieball, matematiksel olarak hesaplanabilen Naturhoustaute `yi (doğal sabite oranını) keşfederek Nobel Ödülü almıştır ki, biz bununla enerji ve madde arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak hesaplayabilmekteyiz.  Yani herhangi bir şeyin maddeleşebilmesi için ne kadar enerjiye ihtiyacı vardır?  Madde titreşen enerjiden başka bir şey değildir.  Bu enerji kendisini o kadar çok yavaşlatmıştır ki, maddeleşmiştir.  Ancak eğer en derindeki çekirdeğe atoma ulaşabilseydik, o zaman dokunulacak hiçbir şeyin olmadığını, her bir hareketin mevcut oen ortamı sağlayalım, diğer akvaryuma tuzlu, yani NaCl'li su koyalım ve aynı şekilde balığın yaşaması için gereken ortamı sağlayalım.  Şimdi eğer balıkları içine koyarsanız, deniz suyunda olan balığın normal yüzdüğünü, diğerinin ise 2-5 dakika sonra zehirlenerek öldüğünü görürsünüz.  Bu balıklar bedeninizdeki hücrelerdir ve siz böyle bir ortamda yaşayabileceğinizi düşünüyorsunuz.  İşte bu nedenle bedeniniz sizi kendisinden korumaya çalışmaktadır.  Bedeniniz, ayrıştırılmamış olan tuzu bir şekilde nötralize etmek zorundadır ve bunu "değerli " hücre suyunuzla yapmaktadır.  Hücrenizin canlılığını sağlayan şey, bedeninizdeki NaCl'yi izole etmek için, nötralize etmek için şimdi kurban edilmek zorundadır ve her defasında 23 katı miktarla.  Ayrıştırılamayan her gram NaCl yüksek değerli, yüksek yapılı hücre suyunuzun 23 katına bağlanmak zorundadır ve bununla birlikte hücreleriniz ölürler, bu şekilde bedeniniz kurur.  Ve sonrasında aynı ilkbaharda bodrumunuzdan çıkardığınız elmaya benzersiniz, kırışıktır ama hala elmadır, işte bu da bizim yaşlanma sürecimizdir.  Bazı insanlar ileri yaşlarda genelde sadece %58 sıvı ihtiva ederler.  Tam bu durumda çok su içmek gereklidir, günde en az 2 litre, ancak yaşlılıkta insanın artık susuzluk hissetmez, çünkü susuzluk hissi artık yoktur, çünkü bedende çok az tuz vardır, ancak bu durumda osmose sağlayan tuzdan söz etmekteyiz.  Ve eğer tuz alırsanız, o zaman doğal bir susuzluk hissiniz olur.  Ancak biz "Tuz"dan bahsediyoruz, NaCl'den değil!  Beden, ancak belirli bir dereceye kadar hücre suyunu nötralize etmek için kurban edebilir, çünkü daha fazlası ödem oluşumuna sebep olur.  Bunlar, hazır gıdalarla almış olduğunuz diğer anorganik cüruflar için mükemmel bir çöplük olarak hizmet eden su dokularıdır.  Ve birdenbire ağırlaştıkça ağırlaşırsınız.  Şimdi beden kendisini tekrar korumak zorundadır.  Koruma için bedenin bir sonraki adımı rekristalizasyondur.  Kristallerin basınç ile büyüdüklerini öğrenmiştik.  Ve bunlar dağlarda büyürler.  Bedenimizin dağları da kemiklerimizdir.  NaCl rekristalizasyona başladığında kristaller buralarda büyümeye başlar.  Ancak bunun için NaCl daha hayvansal albümine ihtiyaç duyar.  Ancak bedeninize aldığınız tüm elementlerin öncelikle ayrıştırılmaları gerekmektedir.  Ve bu da albüminde amino asitler demektir, bunların teker teker kombinasyonları ile , bunun için 347 trilyon kombinasyon mümkün ,bedensel albümin oluşabilir, diğer adı ile kas dokusu.  Fakat bu amino asitlerin tümü örn.  hayvansal albüminde bulunmayan Lysin veya Triptosan gibi, katılamadığında gerekli olan 347 trilyon kombinasyon imkanları oluşamaz.  Ve böylece almış olduğunuz albüminin hiçbir değeri olmaz, bedeninizde küçük kristaller olarak kalır.  Bunu, karanlık zemin mikroskopisi yapan doktorunuzda kendi kanınızla yaptırabilir ve böylece bu yöntemle ışık yandan gelerek kanınızın üç boyutlu halini, yani canlılığını görebilirsiniz.Böyle bir deneyden önce bir bardak süt içerseniz, sindirilemeyen albüminin nasıl da nereye gideceğini bilemediğini görürsünüz.  Albümin vücuttan dışarı çıkabilmesi için asit ürik geliştiriyor.  Vücut, bu asit ürik'in sadece bir kısmını atabiliyor, bir kısmı da bedende NaCl ile birlikte kemiklerin üzerinde kristal tortular oluşturuyor, kemiklerin kalınlaşmasına sebep oluyor.  Mafsalların üzerinde oluşan bu kristallenmeden dolayı sürtünme oluşuyor.  Sürtünme de iltihaplara sebep oluyor.İltihaplar şişmelere sebep oluyor ve sinirlerin üzerinde oluşan baskıdan dolayı ağrılarınız başlıyor.  Doktora gittiğinizde de size romatizma, artrit, artroz, gut teşhisi konulacaktır.  Kemiklerinizin üzerinde birikmiş olan bu "çöpler" den dolayı ölmek istemiyorsanız, onlardan kurtulabilmeniz için rafine işlemiyle ayrıştırılmış olan antagonistlere ihtiyacınız var.  Size tavsiyemiz:kendinizi rafine edilmiş İnorganik olarak moleküler bir yapı oluşan ürünlerden ve insanlardan koruyunuz.  Sonuçta, damarlarınızdaki tuz sayesinde bedeninizde ölçülebilir enerji, ölçülebilir elektrik oluşuyor.  Örn.  hastaneye götürülmek üzere ambulansa alınan bir kazazedeye tuz infüzyonu verilir, kana destek olmak üzere değil, elektrik devresini tamamlamak için.  Devre kapanamadığı taktirde, ışıklarınız sönecektir.  Bunun için de NaCl'ye değil, gerçek tuza ihtiyacınız var.  Bu tuzun içindeki tüm anatagonistlere, yani diğer tüm elementlere ihtiyacımız var.  Aynı çamaşır makinasının kireçlenmesinde kullandığınız Kalgon tuzu gibi, bedeninizde de moleküler bağlantıları çözüp atmanız lazım.  İnorganik olarak oluşan moleküler bağlantılar tekrar düzene maruz kalarak parçalanıp, çevreleri su ile kaplanarak, hidratize olarak , iyonlar halinde dışarı atılabilmekte.Çamaşır makineniniz de kullandığınız Kalgon hapları da tuz haplarıdır, kendinize de böyle bir "tuz tableti" verin, vücudunuzda oluşan inorganik moleküler bağlantılar tuzun sayesinde kırılsın ve suyun sayesinde de vücudunuzdan atılabilsin.Tuzun çözelti etkisi elektriksel yapısından kaynaklanıyor, bu özelliği de endüstride kullanılmakta.  Dünyadaki tuz üretiminin %93-94'ü direkt olarak endüstriye gidiyor.  Onsuz ne plastik, soda, yumuşatıcılar, deterjanlar,ne de yağlar, üretemezdik.  Kimyasal ayrıştırma işlemleri için en temiz NaCl gerekli. Bu işlemler için doğal tuzun içindeki diğer elementler kimyasal reaksiyonları etkileyeceğinden önce rafine işlemleri ile çıkarılarak sadece NaCl'in geri kalması sağlanıyor.  Bu işlemler için ayrıştırılan tuz'dan endüstride kullanılmayan %6'lık kısımda gıda sektörüne aktarılıyor.  Bu yüzden de eskiden uğruna savaşlar verilen tuz, diğer adıyla beyaz altın, artık çok ucuza her yerden elde edilebiliyor.  Ama elinize geçen tuz artık gerçek tuz değil, elinizde bir artık mahsul tutuyorsunuz, bu da yoğun agresivitesinden ve fiyatından dolayı gıda sektöründe gıdaları uzun süreli muhafaza etme işleminde, konserve işleminde kullanılıyor ve tüm hazır gıdaların uzun ömürlülükleri bu şekilde sağlanıyor.  Kalan bir kısım da yemek tuzu olarak, içine bir de ayrıca mineraller eklenerek, örneğin iyot, sofralarımıza geliyor.  Fakat vücudunuzda fazla nitrat bulunduğunda bu iyot sindirilemez, bunun için önce fazla nitratı dışarı atabilmeniz gerekir.  Almanya'da artık endirekt olarak iyot ilave ediliyor; her fırıncı, her kasap bu tuzu kullanmak zorunda.  Fakat bu iyotlama işleminden sonra hastalıkların oranı %28 arttığı da gözlenmiştir.  Kalp çarpıntıları, kalp ritm bozuklukları, yorgunluk, konsantrasyon eksiklikleri, uzun süre iyileşmeyen yaralar, kronik akne gibi rahatsızlıklarda artışlar mevcut.  İyot alımı ile bedeninize yüksek agresivitesi olan bir metal almış oluyorsunuz.  Buna ilaveten tuzlarınıza bir de fluor ilave edilidiğinde, irade gücünüz tamamen zayıflıyor.  Tuza, kimyasal isimleri çok fazla yer tutacağından üzerinde hiçbir zaman yazılmayan ve zaman zaman harfler ve rakamlarla kısaltılan (E-530, E-533, E 550 gibi) maddeler de ilave ediliyor.  Örn.sofra tuzunun iyi serpilebilmesi için alüminyumhidroksit ilave ediliyor.  Ve bu tuzu çocukluğunuzdan itibaren yiyorsanız, Alzheimer hastalığına yakalanmama şansınız da çok düşüyor.  Beyninizde sinir iletişim hatlarında içtepiler iletilemedikçe, adınızı bile hatırlayamazsınız.  Ve siz tekrar gerçek doğal tuz almaya başladığınızda, bedeninize ihtiyacı olanı, eksik olanı sağlayarak kendinizi şifalandırırsınız.  Fiziksel veya manevi şekilde biriktirdiğiniz her şey önce tekrar ortaya çıkar, bundan dolayı önce ağrınız olan yerinizde iltihaplanma oluşur ve ardından iyileşme gerçekleşir.  Doktorunuzun dediğinin aksine yüksek tansiyonda veya düşük tansiyonda da doğal tuz ile yapmış olduğunuz %26'lık `sole' yi içtiğinizde denge sağlanacaktır.  İçtiğiniz tuz/su karışımından dolayı morfogenetik alanınız tamamen rejenere olur ve organlarınız eski enerjilerine kavuşur.  Buna benzer uygulamayı yıllarca hamam kürleri ve terapileri ile gerçekleştirmekteyiz.  `Sole' ile bir küre başladığınızda bedeninizin bataryalarına sıvı güneş ışığı vermiş oluyorsunuz.  Bir inceleme çalışması çerçevesinde şifalı bir maden ocağına gittik.Berchtesgaden'de (Almanya'da) böyle bir maden ocağı mevcut, buna tıpta Spelyoterapi diyoruz.  Buraya çeşitli alerjileri, astımları olan hastalar iyileşmeye gönderiliyor.  Böyle bir tuz madeninde tuzların iyonal etkilerinden dolayı tertemiz bir hava mevcut, havada hiçbir toz zerreciği yok.  Bunun yanı sıra şifayı gerçekleştiren başka etkenler de mevcut.  Örn.  Velicka'da yerin 226 m altında bir tuz madeninin içinde gerçek bir hastane kurulu.  Buraya yılda yaklaşık 3000 hasta gelmekte ve %97'si iyileşip çıkmaktalar.Bu kadar derinlerde yerin altında milyonlarca tonluk tuzun altında muazzam jeomanyetik frekans desenleri yayınlanıyor .  Bunlar da hastaların bedenleri üzerinde rezonans yaparak etki yapıyor.  Biz deney olarak farklı hastalıklara sahip kişileri madene götürdük.  Örn.  ciğerlerinde rahatsızlığı olan bir hastanın 2,5 saat sonra ciğer değerleri tamamen normale dönmüş ve 2 saat boyunca da bu şekilde kalmıştır.  Örn.  bu hastalıklı ciğerin frekansı rahatsızlığından dolayı 58 olmuş ve aslında 40 olmalı.  Böyle bir durumda bu hastayı günlerce bu madene gönderdiğimizde eninde sonunda maddesi de enerjisine uyum sağlayarak değişecektir ve iyileşecektir.  Her şey sadece zamana bağlı.Fakat herkesin böyle bir madene gitme imkanı olmadığından bu uygulamayı evde `sole' ile gerçekleştirebiliriz.  Bunun için gerçek doğal kristal tuza ihtiyacımız var, buna da jeolojik olarak `Hallith' diyoruz.  Hallith kelimesi de : hall = titreşim, lith=ışık'tan kaynaklanmaktadır.  Daha önce de anlatıldığı gibi istediğiniz kadar Ca-tableti yutabilirsiniz, fakat sadece 1 havuç yemiş kadar kalsiyumu bedeninize almamış olursunuz.  Demek ki konu miktar değil, hücrelerin alabilme kapasitesiyle ilgili.  Hücrelerimizin belli açıklık ölçüleri var, biz buna tıpta semipermiyabilite diyoruz.  Ve bu yüzden hücrelere 1/100.000 gr'dan daha küçük olan her şey girebilir, daha büyük olanlar dışarıda kalmak zorunda.  Bu yüzden sebze ve meyvelerin içindeki mineraller iyonal olarak bir geometriye sahip olduklarından organik yapılarıyla hücrelerimize girebilir ve asimile edilebilirler.  Fakat yapılarını bozduğumuz minerallerin hücrelere girebilme şansları asla olamaz.Bu da mineral ihtiyacımız için kahvaltı tabağımıza çelik bir çiviyi koymaya benzer.Elementlerin bu şekilde hücrelerin içine girebilme durumlarına koloidal durum denir. Doğadaki kristal tuzu endüstriyel bir şekilde çıkarma imkanımız yok, çünkü bu kristaller yıllarca basınç altında oluşarak madenlerde damarlar içinde gelişiyor ve bunun için doğada çok bulunan kaya tuzundan 100 kg çıkardığınızda doğal sadece 1 kg kristal tuz elde edebiliyorsunuz.  Fiyatının da yüksek olması buna bağlı. Himalaya'dan gelen böyle yüksek basınç altında oluşmuş olan bir kristal tuza biyofotonemisyon ölçümleri yapıldığında, bu da onun ışık enerjisinin ölçülmesi anlamına geliyor, başka kristal tuzlarla karşılaştırmada bu tuzun mükemmel kristal yapısından dolayı 100 misli fazla enerji olduğu ortaya çıkıyor.  Bu tuzu doğal su ile karıştırdığınızda, kısa bir süre içinde % 26'lık `sole' dediğimiz bir karışım oluşacaktır, Bu karışımın çok yüksek dezenfektan etkisi olduğundan uzun süre saklanabilir.Bu `sole'den her gün 1 çay kaşığı dolusu alıp bir bardak doğal su ile birlikte içen 123 hasta üzerinde yapılan kan ve idrar testlerinin sonucu aslında ayrıştırılamayan hayvansal albüminin bile tekrar idrarla dışarıya atılabildiği görülmüştür.  Kanınızda tuzdan dolayı oluşan düzen şekilleri bu kadar güçlü !  Kanınız aslında deniz suyu-benzeri bir sıvıdan başka bir şey değil.Bu `sole'den her gün bir çay kaşığı doğal su ile karışık içtiğinizde 6 dakika içinde elektrolit dengenizi düzeltmiş oluyorsunuz.  Burada enteresan olan bedenimizin asit-baz dengesini tuzun sağlıyor olması.  Normal koşullarda bedenimizde %70 baz ve % 30 asit olmalı, fakat gıdalarımızın endüstriyelleşmesinden dolayı bu denge %80 asit - % 20 baz'a doğru kaymış durumda.  Uzun vadede fazla ekşimeden dolayı, hücrelerimizin strüktürleri de bozulmaya başlıyor.  Kanserli hastaların %90'ında kronik ekşime olduğunu ve bu hastaların %98'inin kanlarında hayvansal albümin olduğunu biliyor muydunuz ?  Kanserin de beslenmesi gerekiyor ve sizin ihtiyacınız olmayanlarla besleniyor.Prensipte bu ana sebeplerden kurtulmaya çalışmalısınız, doğal asit-baz dengenizi korumaya çalışın.  Bunun için de doğal tuz gerekli.Bedenimizde kan dolaşımı sistemimiz olduğu gibi bir de kapalı tuz devir daimi mevcut.  Gıda aldığınızda kanınızdaki tüm tuzlar uyarılır ve sindirme işlemi için yardımcı olurlar.Yemeği ağzınıza aldığınız anda kanınızdan tuz midenizin hücrelerine doğru yönlendirilir, orada ayrıştırılır, yani iyonize olur, klor iyonu bedeninizdeki suya gider onun sadece hidrojenini alır ve hidroklorürü oluşturur.  Bu hidroklorür sayesinde biraz önce yediğiniz yemekler parçalanır, fakat hazmedilemez.  Bu işlem tuzdan ayrıştırılan sodyumun karbondioksit ile sodyum bikarbonat oluşmasıyla gerçekleşir.  Daha önce yediğinizi asitlerle parçaladıktan sonra bu bazlı bileşim hazmettirmeye yarıyor..  Bütün bu işlem bittikten sonra tuz tekrar kanınıza geri dönüyor ve böylece sizin asit-baz dengenizin korunmasını sağlıyor.Midenizde zaman zaman ekşime hissettiğinizde bir bikarbonat hapı aldığınızda, aslında hidroklorür üretimini teşvik etmiş olduğunuzun farkında değilsiniz.  Bedeninize kendi muhteviyatında ne varsa onu vermelisiniz, böylece kendi kendini nötralize edebilecektir.  Bu `sole' sayesinde bedeninizden atıkların çıkması sağlanacaktır.  Örneğin et yediğinizde, bedeninizde çürümek zorunda.  Çürüme işleminden sonra atıkları çok hızlı bir şekilde atamayınca kanda yine fazla ekşime oluşuyor.  Bu da bağırsaklarda çürüme işlemine sebep oluyor.  Böyle bir durumda `sole' içme kürü uyguladığınızda birkaç gün ishal olacak ve bedeniniz kendi kendini rejenere edecek.  Sadece bir çay kaşığı `sole' ile 6 dakika içinde bedeninizde bulunan 650 çeşit mikrop, bakteri, virüs ve mantar çeşitlerini nötralize edebileceğinizi biliyor muydunuz ?  Bu da doğal olarak, bedeninizde tekrar strüktür, geometri, koruyucu duvarlar oluştuğu için böyle gerçekleşecektir.Eğer herhangi bir cilt hastalığınız varsa, doktorunuz size denize girmenizi önerecektir, çünkü burada ihtiyacınız olan titreşim desenleri mevcut, bedeniniz tekrar bu enerjiler ile dolacaktır.  Özellikle cilt sorunlarında bedeninizin içinde bir şeyler olduğunu düşünmelisiniz, çünkü cildimiz en büyük boşaltım organımız.  Bu yüzden yüzünüzdeki her sivilcede içerideki düzensizliği görmeye çalışın.  Çoğunlukla kanımız temiz olmadığında dışarıya sivilce, siğil, ben, mantar olarak yansır.  Kanınızı temizlediğinizde, ona tekrar strüktür, geometri kazandırdığınızda, ister `sole'/su karışımı içerek, ister sadece `sole' cilde sürerek bunu yerine getirebilirsiniz.  Zaten mantar da sadece strüktür, yani geometri olmayan ortamlarda büyüyebilir ve çoğalabilir.Mesela deokristallerini kullandığınızda, koltuk altınızdaki cildinizin alanını nötralize etmiş oluyorsunuz.  Diğer deodorantları kullandığınızda terlemeniz engellenmeye çalışılıyor, fakat terlememiz gerekli.  Sadece neden kötü koktuğumuzu düşünelim.  Fazla ekşimeye maruz kaldığımızdan burada bakteriler oluşabiliyor, bunlar da kokulara sebep oluyor.  Bu küçük deokristaller ile bu alanı nötralize edebilirsiniz ve böylece bakteriler için meydan oluşmaz.Bu nötralize işlemini solunum yolu hastalıklarında `sole'ile buğu yaparak da uygulayabilirsiniz.  Tuzlu suyun buharını teneffüs ettiğinizden 25 dakika sonra balgamınızla birlikte belki 10 yıl önce içmiş olduğunuz antibiyotikler bile çıkacaktır.Bu doğal tuzu yemeklerinizde de kullanmalısınız, çünkü bedeninizde ne kadar zararlı madde varsa, bu tuzun etkisiyle nötralize olacak ve zamanla atılabilecektir.  Profesyonel sporcular da elektrolit dengelerini sağlayabilmek için bu tuzu yalıyorlar ve böylece kas tutukluğuna sebep olan magnezyum eksikliği meydana gelmemiş oluyor.  Genelde bağımlılık durumlarında beden kendi eksik olan ihtiyacını başka bir şey ile karşılamaya çalışıyor.  Örneğin şeker de aynı rafine edilmiş tuz gibi çok agresiftir.  Mesela şekere düşkün olan çocuklara bir süre `sole'/su karışımı her gün verildiğinde, şeker arzuları azalacaktır ve dengeye gireceklerdir. Biz bunu eroin bağımlılarında uyguluyoruz ve %60'ında başarılı olmuş durumdayız, çünkü bedenlerindeki dengeden dolayı artık eroine ihtiyaç duymuyorlar.Cilt hastalıklarında bütün vücudu %1'lik 37 derecelik bir tuzlu suya soktuğumuzda, bu suyun içinde banyo yaptırdığımızda, vücut sudan ihtiyacı olduğu her şeyi alabiliyor ve sanki 4 gün boyunca oruç tutmuş gibi zararlı toksinlerini cilt vasıtasıyla atabiliyor. Bize 12 yaşında tüm cildi yaralarla kaplı, nörodermitis teşhisli bir hastayı getirdiler.  Ailesi tüm başvurulabilecek yerlere başvurmuştu ve hastalığın iyileşmez olduğu düşüncelerle sonunda bize gelmişlerdi.  Biz kızın tüm kortizon ve antibiyotiklerini kestik ve 3 ay boyunca su-tuz kürleri uyguladık.  Bu sürenin sonunda kızın tüm yaraları geçti ve iz bile kalmamıştı.%1lik kürleri gözlerimize de uygulayabiliriz, her gün 4-5 dakika boyunca 2 defa tuzlu suyla göz banyoları yaparsak, gözlerimiz daha parlak, bakışlarımız daha berrak olacaktır. Aynı şekilde su-tuz karışımını dişlerindeki asitlerden oluşan taşları temizlemek için de uygulayabilirsiniz, her gün dişlerinizi bu suyla fırçalayıp istikrarlı bir şekilde devam ederseniz taşların gittiği gibi dişlerinizin de beyazladığını görebilirsiniz.  Yüzünüze krem yerine, nemlendirici olarak da tuz-su karışımını sürebilir, cildinizin nem dengesini sağlayabilirsiniz.  Bedeninizde herhangi bir dokunun strüktürel yapısı değişmeye başlamışsa, orada kanser oluşacaktır.  Bunun için yine üst nanometrekerde bulunan belli bir dalga boyuna ihtiyacınız var.  Bunu da dışarıdan tuz kristal lambaları ile yapabilirsiniz.  Havada dengeli bir iyon potansiyeline ihtiyacımız var, mesela havadaki negatif iyonlar pozitiflere göre 2/3 oranındaysa aynı deniz iklimi gibi bir ortam yaratmış oluruz.  Tuzun titreşim frekansı aynı bizim bedenimin frekansı gibi olduğundan bu da tuz kristal lambalarında kullanılmakta.  Örneğin bizim beynimizin elektriğini ölçtüğümüzde 8 Hertz civarındadır, aynı frekansı bu lambalarda vermekte.  Televizyon seyrederken 100 - 160 Hrtz.  civarında frekanslara maruz kalıyorsunuz.Bu yüzden neden bir süre sonra sinirli olduğunuz belli: bedeniniz 20 misli frekansa maruz kalıyor Lütfen buradaki konuyu sadece su ve tuz olarak ele almayalım, esas konumuz enformasyon ve bilinç.  Böyle baktığınızda bedeninizin mükemmel bir araç ve şuurunuzun da efendi olduğunu göreceksiniz.  Sizin her şeyi elde edebilmeniz sadece kendi sınırsızlığınıza bağlı.  Bunun için de önce her şeyi bilmeniz ve anlamanız gerekiyor. Kararlarınız içgüdülerinize, duygularınıza göre belirleyin, sadece mantığınıza göre değil.  Bu şekilde doğru yolda ilerlersiniz.  Zaman zaman da sorunlarınız olduğunda, unutmayın ki her dezavantaj kendinde çok daha büyük bir avantajın çekirdeğini barındırmaktadır.  Bunu sadece görmelisiniz.  İyi veya Kötü diye hiçbir şey yok.  Her şey sebep ve sonuçtan oluşuyor.  Şu an oynayan film kendi çevirdiğiniz filminiz ve onu her istediğinizde değiştirebilirsiniz.  Bu sizin bilinçlilik, şuurluluk durumunuza bağlı.  Ve yardıma ihtiyaç duyduğunuzda sizinle aynı frekansta olan insanlara gidin, onlardan yardım isteyin.  Idealistlere destek olun.  Doğayla uyumlu olun, çünkü doğa yalan söylemez." Su ile İletişim " "Yarın için düşüncelerinizi, niyetlerinizi ve dileklerinizi bir kağıt bardağın üzerine yazın, suyun bunların tezahürüne yardım etmesi için. Bazen bu, “yarın şaşırtıcı şekilde yaratıcı olacağım ve sevgiyle parıldayacağım” gibi genel iyi bir prensip olabilir veya “yarın bu durum ile zorluğumu çözmeyi diliyorum” gibi spesifik olabilir.” Bunu tam bir zihinsel berraklık ve şükran ile yaptıktan sonra, suyun yarısını için ve suyun istediğiniz şeyi büyük bir yoğunluk ile yansıttığını ve evrene büyütücü bir anten olarak davrandığını bilerek uykuya dalın. Bedeninizdeki içtiğiniz su sizin niyetinizi taşıyor ve hala HERŞEYE bağlı olan bardakta kalan su ile bağlantılı ve mesajınızı evrene göndermenize yardım ediyor. Onun yapısı düşüncenizi gerçekten değiştiriyor ve bu bilim tarafından kanıtlanmıştır. Siz uyurken, bilinçaltı zihniniz hem bedeninizdeki suyla hem de bardaktaki suyla iletişim kurmaya devam eder ve sizin konsantre olduğunuz şeye yapısını değiştirir, sabahleyin uyandığınızda ve bardakta kalan suyu içtiğinizde, tam tamına hayallerinizi içiyor olursunuz ! Bu, istediğiniz şeylerin tüm varlığınızdan daha da güçlü yansıtılmasını sağlar. Bunu her gece yapın ve nelerin olduğunu görün mucizeler katlanır ve sağlık daha hızlı

SIRADAKİ HABER